Bir inek, bir köpek, bir kedi ve ben…

Standard

Nazmiye Halvaşi’nin Anılar Defterinden :

Hayvanları seviniz ! Tanrı onları düşüncelerimizin inkişâfı ve bizlere zahmetsiz bir neşe kaynağı olmaları için yarattı…

Dostoyevsky

 « 2010 Yazı… Kedim Turbo’nun eve gelmeyişinin üçüncü günündeyim. Onu kaybetmiş olabileceğimin korkusu siniyor üzerime ve dökülüyor günlüğüme…

Öylesine yazılmış bir yazı gibi görünse de !

Bir yıl sonra, üzerindeki örtüyü kaldırıyorum duygularımın.

Dağıstan ile Çapoş’u geri getirmese de… »

 

***

©Nazmiye Halvaşi

Sevgili Turbo,

Bu sabah sensiz uyanışımın üçüncü günü.

Artık bana şaka yapmadığını düşünmeye başlıyorum ve bu duygu da yuregimin derinliklerinde giderek artan bir sızı olarak, daha fazla canımı yakıyor !

Bu kadar erkenden gidişini kabullenemem. Ne olur geri gel artık. Bir kez olsun gel ki, seni sağlıklı göreyim ve ruhum huzur bulsun.

Sonra…

Sonra git eğer başka bir yerde daha mutlu oluyorsan…

« Âşk …»

Bütün dünyada, herkes kendi dilinde âşkın ne olduğunu sorar. Herkes kendi dilinde ve anlayışına göre onu tarif eder.

Âşkı sadece kadın ve erkek arasında yaşanan duygularla sınırlamak mümkün mü, yeterli mi ?

Asla değil !

Yüreğiyle düşünebilenler bir ineğe, bir köpeğe, bir kediye âşık olamazlar mı ?!

Ki…

Bu sonsuz bir âşktır, menfaatsizdir üstelik !

Hiçbir zaman yüreğinden söküp atamazsın.

Yerini başka bir şeyle de dolduramazsın…

Sevgili Turbo, seni Çapoş’un yerine koyup sevmiş değilim.

Nasıl ki Çapoş’umu, ineğim Dağıstan’ın yerine koyup sevmediğim gibi…

Benim için mümkün değildir bu !

Bir inek, bir köpek, bir kedi ve ben…

Sizlere duyduğum o derin sevgiyi tanımlayabilecek başka bir kelime bulamıyorum.

O yeterince çözülememiş, anlatılamamış, anlaşılamamış « âşk » sözcüğü var ya ; işte o tam da benim sizlere duyduğum duyguları da ifade ediyor.

Boşversene Turbo’cum birilerinin bana « deli » demelerinden mi çekineceğim, korkacağım !

Onlara gülüp geçeriz birlikte…

Bütün hayatı boyunca bu tür derin duygulara sahip olamamışlara acırız sadece, değil mi ?!

Tıpkı, « hayvan » sözcüğünü hakaret olarak kullananlara acıdığımız gibi…

Keşke biraz hayvanlaşabilsek !

Başbaşa geçirdiğimiz bu yaz tatilini nasıl unutabilirim ki !

Her anında yaşadığım o mutluluğu…

Ve…

İstersen « bencilce » bir davranış olarak kabul et, yaşamaya da devam etmek istiyorum !

Beni beklediğini bilerek eve gelmenin o hazzını unutmamı isteme benden, ne olursun.

Yemek tabağını, su tasını yıkadım, seni bekliyorlar…

Sana söz veriyorum, bir daha asla, hergün bir kutu konserve mama tüketmene kızmayacağım. Hergün dışarıda bir fincan kahve içmeyip, sana mamanı alacağım.

Ne olur geri gel, tekrardan göbeğini göster bana…

Göster ki, yine mutlu olduğunu bileyim. Çünkü sen, en keyifli olduğun, kendini en fazla güvende hissettiğin anlarda gevşer, göbeğin havada uyurdun.

Kıvrım, kıvrım…

Özledim, ama çok özledim seni !

Ormandan çıkıp, ağır adımlarınla balkonu, evi süzerek, kollayarak gelişin yok muydu, yeniden görmek için sabırsızlanıyorum.

Bizi gördüğün an adımlarını sıklaştırmayı, âdeta yelesini uçuşturan taylar gibi koşarcasına gelişini, özledim.

Senin o bilmediğin dilden, sevgi sözcüklerini, seni kucağıma alıp, yanağını yanağıma dayayıp aralıksız tekrarlamanın verdiği hazzı özledim.

Birlikte geçirdiğimiz o mutlu anları özledim, çok özledim ama…

Kuşlardan bile korkup, kucağıma sığınmanı özledim.

Kara kedinin, sarı kedinin hışmından kaçarak, koşup gelişini de özledim…

 

Sevgili Turbo, ben Çapoş’umu da çok özledim, biliyor musun !

Bu ay sonu Çapoş’umun gidişinin birinci yılı dolacak.

Unutmak mümkün mü !

17 yılı birlikte ve büyük bir âşkla geçirdiğimiz bitanem Çapoş’umu…

Son ayında, o acılarla kıvrandığı, nefes almakta zorlandığı o son ayda, sağlığına kavuşabilmesi, yanımızdan ayrılmaması için dualar ederek geçirdiğim o son Temmuzda, ne tür duygularla boğulduğumu, neler yaşadığımı sana nasıl anlatabilirim  ki ! Özlemi içimde o kadar derinleşmişken, Gökhan’ım onu kaybettiğimizin haberini verdiğinde hissettiklerimi, çektiğim acıyı sana nasıl aktarabilirim ki ! Onun bizimkle gülen, bizimle ağlayan, yas tutan, neşelenen halini, tıpkı senin gibi koynuma sokularak uyumak için yer arayışını, uykuya birlikte dalışımızı, uyku arasında ona dokunduğumda, o yumuşacık tüylerinin tıpkı senin gibi, verdiği huzuru, güveni, âşkı, nasıl anlatabilirim ki !

Neden tüm sevdiklerim arasından birşeyler elimden kayıp gidiyor.

Kaybetmekten yoruldum artık…

Yaşlanmaya yüz tuttuğuna inandığım yüreğimin kaldıramayacağı yüklere bir de sen yenisini ekleme ne olur !

Biliyor musun, senden, Çapoş’umdan çok uzun yıllar öncesinde bir ineğim vardı. Çok, çok uzaklardaki tatil köyümüzde yaşardı o…

 

Tatil köyümüz ?

Bu sözcüğü seviyorum. Başkalarına, lüks otelleri, yüzme havuzlarını, denizi, açık büfeleri ve hayvanların girmesine izin verilmeyen yerleri çağrıştırsa da, o köy benim için gerçekten tadına doyum olmayan bir tatil köyüdür. Bütün çocukluğumun, 18’ine kadar ilk gençlik yıllarımın geçtiği, tatillerimi geçirdiğim köy…

Benim köyüm !

Okullar kapanır kapamaz koşarak gittiğimiz, tıpkı ‘Dağlar Kızı Heidi’  gibi çayırlarında özgürce koşuşturduğumuz köyüm…

Orada yaşamayana, orayı sevmenin ne olduğunu anlatmak kolay olmayabilir. O toprakların, o dut ve ceviz ağaçlarının anlatabileceğim o kadar çok öyküsü var ki !

İşte o şimdi çok uzaklarda olan, ama yüreğimin derinliklerinde sevgi ve özlemle sakladığım köyümde bir de ineğim vardı.

Benimle de aynı yaştaydı üstelik…

O da Çapoş’um gibi kırık beyaz renkliydi. Üstelik onun renginde başka bir inek de yoktu köyümde. O özeldi sanki ! Yaz tatilinde sadece iki ayı birlikte geçiriyor olsak da benim ineğimdi. Yılın geri kalan bölümünde amcamın yanında kalırdı.

Her dönüşümde, köyüme yaklaşırken heyecanla yeniden buluşma anını hayâl ederdim.

O da beni sabırsızlıkla beklerdi, eminim…

O, büyük bir « âşk »la birlikte geçirdiğimiz iki ayı…

Sonra mı ?

Sonra, bir başka buluşmaya kadar, boynunu büker, amcamın sürüsüne katılır ve mutsuz bir on ay geçirirdi.

Nereden mi biliyorum ?

Köyümüzden ayrıldıktan sonra, nasıl koşup eve geri geldiğini, evin önünde oturup bizi aradığını, seslendiğini, sürüye yeniden katılması  için umutsuzca ve gözü arkada kalırcasına götürülüşünü az dinlemedim komsu kuzenlerden !

Köye her dönüşümüzde onu zayıflamış bulurduk. Çünkü o, zengin konakların şımarık bir çocuğu gibiydi. Öyle her önüne konulan rastgele bir yiyeceğe tenezzül etmezdi. İki ay boyunca bizimle olmasının mutluluğuyla da verdiğimiz yiyecekler sayesinde yine kilo alırdı. O anları bizzat yaşamayanlara nasıl anlatabilirsin ki bu duyguları. Bugün bile düşünürüm o birlikteliğimizi, iki ayın sonunda ayrılırken  duyduğumuz, o karşılıklı derin düş kırıklıklarını…

İnek deyip geçme be Turbocum. Bir ineğin bile iyi, güzel duygu ve davranışları tanıdığı andan itibaren, vazgeçemediğine en güzel örnek Dağıstan’ımdı. O yılın on ayı boyunca sert, disiplinli, ve « inek » olduğunu sürekli kendisine hissettiren tavırlara dönüş yapmak, her seferinde ayak uydurmaya çabalamak !

 

Küçüktüm, oyun oynamak istiyordum her çocuk gibi. Ama bizim tatil köyünde çocuklar oyuna sadece « oyun » diye katılmazlar, oynamazlardı. Yaptıkları her işi oyunlaştırırlardı. İşte ben de onlara katılıp oynardım. Benim sorumluluğum Dağıstandı. Bahçelerimizin en iyi yerlerinde otlatmak, o karnını doyururken oynamak !

Ah, ne güzel günlerdi…

Onun hangi tür otları daha çok sevdiğini, o küçük yaşlarımda anlamış ve âdeta « uzmanlaşmış »tım. Bugün bile bahçemizde kesilip atılan çimler arasında Dağıstanım’ın o çok sevdiği otları gördüğümde içim sızlar.

Bu duyguları kim anlayabilir ki !

Yemyeşil bahçemizin bana sadece Dağıstan’ımı çağrıştırdığını kime, nasıl anlatabilirim ki !

Duygu insanı olmak kolay şey mi sanıyorsun sen ?

Özledim hepinizi !

Dağıstan’ımı da, Çapoşumu da ve şimdi de seni…

Ama seni, onları özlediğim gibi özlemek istemiyorum !

Hayır, kesinlikle istemiyorum…

Henüz değil, daha birlikte geçireceğimiz güzel günler var. Lütfen geri gel…

***

Sesler vardır ; kişiye özeldir !

Çapoşumun parkede çıkardığı tırnak sesleri gibi…

Kimi vakit gözlerimi kapatır, o sesi dinlerim.

Dağıstan’ın beni bir arkadaş gibi ‘hadi gel oynayalım’ dercesine, kapının önüne dikilip çıkardığı sesi dinlerim.

Doğuruşuna tanık olduğum an, çıkardığı ses gibi…

Anne olmanın, kendisinden bir parçayı görebilmenin mutluluğunu, hazzını anlatır o ses !

Aslında, çok ama çok müthiş, görsel bir şölendir doğum anı ! Doğum öncesi acılarla kıvranması. Bebeğini doğurduktan sonra, bağlı olduğu yerden ona doğru hamle yapmaya, ulaşmaya çalışması, doğumuna ebelik yapan, yavrusunu önüne koyan anneme minnetle bakan gözleri, yavrusunu büyük bir heyecanla yalayarak temizleyişi, duyduğu derin sevgisi nasıl unutulabilir ki !

Sevmeyi ondan öğrendim.

Analığı da…

İşte bu anlattıklarımdan dolayı özledim onu Turbo !

***

Eve gelip, kapıyı açtığım an, beni büyük bir coşku ve gerçek sevgi seli ile karşılayan Çapoş’um, yorgunmuş, hasta imiş, üşümüşmüş hiç farketmeden onunla hemen dolaşmaya çıktığımız anları anımsıyor ve müthiş üzülüyorum.

Birbirimizin dilinden anlayan sanki iki sevdalı idik. Aslında çok fazla konuşmamıza, birbirimize bir şeyler anlatmamıza, söylememize de gerek yoktu ki ! Üstelik herşey de söylenemez kolaylıkla. Ama, birbirimizin ne istediğini, ne yapacağını, hani derler ya leb demeden leblebiyi anlar diye, işte onun gibi bir bakıştan, bir duruştan, bir tavırdan, bir el işâretiden, kafamızı sallamaktan anlayıverirdik.

İşte bu tür anlayışlar, anlaşılmalar kadar güzel bir şey olabilir mi !

Sağır ve dilsizlerin el işâreteri ile anlaşmalarında duydukları heyecan, mutluluk, üzüntü ve diğer duygular gibi…

Çapoş’umu da özledim, seni de özledim.

Hadi gel artık !

Bak, artık « muhtar kuşlar » dahi ötmüyorlar, sen yoksun diye. Oysa onlar ötüşerek senin gelişini haber verirlerdi.

Birbirlerine…

Tedbirinizi alın, Turbo gözüktü ufukta, dercesine…

Şimdi sıkça balkona çıkıp, kuşları duymaya çabalıyorum.

Senin çevrede olup olmadığını anlamak için !

***

Sevgili Turbo, eğer dönmezsen bana neler olacağını bilemezsin.

Hayır şantaj yaptığımı sanma sakın !

Bencilcesine belki ama seni kendim için özlüyorum, geri dönmeni istiyorum.

Çünkü kaybetmekten yoruldum artık.

Ruhen…

Üç gece, dört gündür ortalıklarda yoksun. Sensizliğe alışamıyorum. Alışmayı da istemiyorum açıkçası ! İsveç’in o acı soğuk, karanlık günleri daha başlamadan evin yolunu tut. Gel ki, hamakta yine, bir kez daha birlikte uyuyalım. Sen etrafta koşuştururken, bahçe ile uğraşalım. Bu akşam Erol de gelecek. Ben ona ne diyeceğim şimdi ! Belirsizlik içinde bırakma beni gel. Seni ne kadar çok sevdiğimi de biliyorsun üstelik. Hangi dili konuştuğumun, kim olduğumun ne önemi var ki ! Sen beni seviyorsun, ben de seni…

Nazlım ne olur dön, Naz’a geri gel…

Gel de nasıl olursa olsun gel !

 

22 Agustos 2010/Skokloster

 

Not: Günlüğüme yukarıdaki hissiyatımı döktüğüm günden bir hafta sonra Turbo eve geri döndü ! Yokluğunda bizi nasıl üzdüğünün farkında mıydı acaba ?  Yazdıklarımın telepati yoluyla ona ulaşıp, ulaşmadığını, geri dönüşünde dualarımın etkili olup, olmadığını asla bilemeyeceğim. Çapoş ve Dağıstan’ıma gelince, onlar yüreğimin sıcak nefesleri olarak yerlerini koruyorlar…

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s