Bu Yazıyı da Yazmak Zorundayım… (2)

Standard

« Balkabağının Pamuk Prenses’in arabasına dönüşmesi ‘masal’ değildir, deneyin göreceksiniz… »

©Nazmiye Halvaşi

Üzerlerini sıkı sıkıya örttüğüm acı ve mutluluklarımı açıp, yüreğimi acıtan, mutlu eden duyguları salıveriyorum birer birer…

 

Artık anladım ki ; hapsetmeye kalkışarak kurtulamıyor insan biriktirdiği travmalarından… Ve yaşadığı her ânı sahiplenecek kadar da cesur olması gerekiyor…

 

***

Kapı çalınınca, unuttuğu bir şey için döndüğünü sandım. Henüz çıkmıştı evden işine gitmek için. Yarım kalan çay bardağı soğumamıştı bile. Yorgun uyandığımı hissettiğim o sabah nedense yeniden uyumak gelmişti içimden.

 

Fırlayıp yataktan sabahlığımı yarı geçirmiştim ki üzerime, araladığım kapıda komşunun yüzünü gördüm.

 

Şaşırmıştım !

 

Telâşla konuşuyordu…

         Orda, direğin dibinde yığılıp kalmak üzereydi. Düşmesin diye tuttum. Direğe yaslandı, düşecek yere..

 

Kızıma, ‘Bizi arabayla takip et’ diye haykırarak uyandırdığımı anımsıyorum sadece !

 

Evin önündeki, yaslandığı elektrik direğine düşmemek için tutunmaya çabalarken, her sabah kendisini almaya gelen arabaya apar topar bindirişimizi ve sabah trafiğinde o çok uzun gelen hastahane yolculuğumuzu kimi vakit bir film izlercesine tazeliyorum hafızamda.

 

Gözlerini kocaman açmış, birşeyler anlatmak istercesine bakıyordu yüzüme. ‘Ölüyorum !’ diyebilmiş, ‘çocuklar !’ diye sorarcasına eklemekten öteye gidememişti. Giderek dolanan dili artık susmuştu. Damarlarından, beynine püsküren onca pıhtı, onun hergün çok rahat ve doğal bir şekilde yaptığı hareketleri tekrarlamasını engellemişti çoktan…

 

***

 

Sanırım 2005 yılıydı. Levent’in arka semtindeyim, yürüyorum. Neden buradayım ? Ne işim var benim buralarda ? gibi sorular soruyorum kendime. Kapıyı açan kişiye gülümseyerek girdim içeri. Kitap yığınlarının arasından geçip, oturacak bir yer arıyorum kendime. O küçük, karanlık dairede…

 

Bu ziyaretimin benim ve ev sahibi için ne kadar farklı anlamları vardı.

 

Bedeninin tükenmekte olan gücüne karşı direndiği bir adamın çaresizliğini okuyordum gözlerinde. İçindeki fırtınaları sindirmeye çabalayan, masum, yalnız ve çaresiz bir adam…

 

***

 

Acil servis rezaletlerini yaşamayan bilemez ! İkinci hastahaneye nakletmemiz gerektiğinde ; yetkilinin ulaşamadığı ambülans şöförünü, ambülans gelince yine aynı yetkilinin, « gelenekselleşmiş » olmalı ki ; ‘yol üzerinde benzin almanız gerekecek’ demesine, bir canavara dönüşen bedenim, sesim ve haykırışlarımla tepki gösterdiğimi anımsıyorum.

 

Haksızlığa uğrayan bir insanın, çılgına döndüğü anda olduğu gibi… Her zaman sakin kafayla çözümler üreten ben, o anda herşeyi, her türlü deliliği yapabilecek biri oluvermiştim.

 

Bir insanın nasıl ve hangi şartlarda bir « canavar »a dönüşebileceğini bizzat yaşayarak kavramıştım o gün !

 

Arkamda şaşkınlığını üzerinden atmaya çalışan bir görevli bırakıp, yeniden yola çıktık. Onu yatırdıkları sedyenin üzerinden düşmemesi için nasıl bir çaba sarfettiğimi de unutmam mümkün değil.

 

Bu olay 2001 yılının Ankara’sında bir çok olanağa sahip birinin yaşadıkları idi ! İyi de ya genelin yaşadıkları ? Bu soruyu sorduğumda kendime, içime ürperti basıyor !

 

***

 

Evinde ağırladığı en ağır konuk gibi hissettiriyordu bana kendimi… Ağır geliyordu bazen bana yüklediği rol. Sıradan biri ve bilinen anlamda çok da güçlü olmayan biriydim oysa… Fakat hayatlar vardır ki, sizin bir dokunuşunuzla değişebilecek kadar yakınınızdadır. Çaresiz kalırsınız ! Gücünüzü farkediyorsunuz, farkettiriyor bunu size başka yaşamlar…

 

O, güneş görmeyen dört duvar arasına sıkışmış yaşlı adamın çaresizliğinde yaşadım bunu.

 

Biraz da utanarak…

 

Çekinerek…

         Orada, Antalya’da şu sıralar gidemediğim bir evim var, git abi kal istediğin kadar, diyebildim sadece.

 

Bunu söylerken de, tıpkı masaldaki gibi, balkabağını, Pamuk Prenses’in arabasına dönüştürebileceğimi hiç düşünmemiştim. Bildiğim tek şey, benim de kendime ait çaresizliklerimin olmasına rağmen, o an için çare bendim !

 

***

 

Acil Servisten özel odaya çıkışımızda kendimizi beş yıldızlı otelde hissetmiştik ! Artık herşey yoluna girecekti. Günlerdir yaşadığımız acı, korku, endişeli bekleyiş yerini güzel haberlere terkedecekti. Nedense böyle düşünüyordum !

 

Önceleri, sol elini hareket ettirip gözleri ile konuşurdu bizlerle. Elini hareket ettirsin diye verdiğimiz küçük bir toplu fırlatmıştı bir keresinde karşı duvara. Kriz geçirdiğinden o yana yapabildiği en güçlü hareketti bu… O anda nasıl bir kızgınlık ve patlama yaşadığını, hangi hislerle dolu olduğunu tahmin etmek, anlamak hiç de zor değildi !

 

Doktorlar çok küçük umutlar vermekten öteye gidemiyorlardı. Bir daha tam olarak iyileşemeyeceğini yüzlerinden okumak mümkündü. O çok ufak umutlara tutunmaya çalışırken bizler, yeni bir kriz tamamen kıpırdayamaz bir bedene dönüştürmüştü onu. Artık duygularını, gözlerinden süzülen damlacıklardan seziyor, anlayabiliyorduk. O damlacıklar ki içimizi damla damla dolduran bir zehir gibiydi. Parça parça tükeniyorduk birlikte, o âdeta hapsolduğumuz hastahane odasında…

 

***

 

Yerleştim’ diyordu telefondaki ses. ‘Antalya’da olduğuma ve güneşle buluştuğuma inanamıyorum !’ diye de haykırarak ekliyordu. Neşesi, kahkahaları, mutluluğu ahizenin öte ucundan fışkırıyordu âdeta ! Sıkıntılı bir günümde, gülümsetmiş, mutlu etmişti beni de. Hergün saatlerce güneş banyosu yaptığını, artık kırılmaya meyleden inceleşmiş bel kemiğini güneşle kucaklaştırdığını anlatıyordu. Yaşamı yeniden keşfetmenin sevinci, nefes nefese anlattıklarından anlaşılıyordu. Sanki herşey bir rüyâ gibiyidi onun için. « Masal » gerçek olmuştu. Benim kaybettiğim bir şey yoktu. Ama farkında olmadan onu yeniden yaşama bağlamıştım.

 

Anlattı…

 

Anlattı…

 

Anlattı ve ben ahizenin onca kilometre uzaklıktaki ucunda dinliyor ve gülümseyerek sevincini, mutluluğunu paylaşmanın hazzını yaşıyordum

 

***

 

Amerika’da çok da ünlü bir doktor olan kuzeni Ankara’ya gelmiş, hastahanenin raporlarını okuyup, yapılan tedaviyi kontrol ettikten sonra bana dönerek, ‘maalesef yapılacak herşeyi yapmışlar. Amerika’ya götürsek de orada yapabileceğimiz daha fazlası yok’ dediğinde yüreğime sanki bir hançer saplamıştı ! Oysa büyük bir umutla beklemiştik onu. Elimizdekilerin hepsini satıp, daha iyi tedavi olsun diye götürmeye hazırdık. Sağlığında elde etmek için çabaladığı malın, mülkün artık hiçbir anlamı yoktu ki ! Kuzeninin sözlerinden sonra, herşeyi satsam dahi onu bir an için ayağa kaldırabilecek, tek bir adım bile olsa attırabilecek gücümüz yoktu. Hastahane koridorlarında attığım voltalarda bunları düşünüyordum hep !

 

Tek bir adım dahi attıracak güç…

 

Yürümek ne büyük bir güçmüş meğer !

 

İnsanın farketmesi için yaşaması gerekiyormuş…

 

103 gün süren bu acılarla dolu dönem bir öğle saatinde aniden bitiverdi.

Son nefesini verdi, bir daha almadığını gördüm ve çok az da olsa bağlandığımız umut koptu gitti…

‘Ölüyorum, çocuklarım…’ demişti tam 103 gün öncesinde. ‘Çocuklarım…’derken neler hissettiğini, anlatmak istediklerini kendim gibi biliyordum. Sarılırken çocuklarıma ona söz vermiştim…

 

***

 

Artık İstanbul’a dönemem ! diyordu telefondaki tanıdık ses. Neşeyle çınlıyordu. ‘Buraya yerleşmeye kararlıyım, ne olur İstanbul’daki evi satmama yardım et. Buraları ve evimi çok seviyorum. Burada yeniden hayata döndüm ben…’ diye de ekliyordu.

 

Ve, yerleşti Antalya’ya o yaşlı adam. Şimdilerde yaşlanmayı tersine çevirip, her yıl gençleştiğini fırsat buldukça konuştuğumuzda tekrarlıyordu… Yıllarca gidemediğimiz evimiz onun mutluluğunun, yaşam sevincinin kaynağı olmuştu. Kütüphaneye çevirdiği evini çevredeki çocuklara açmış, müthiş bir sosyal ortam da yaratmıştı kendisine. İnternet üzerinden bütün dünyayı avucunda tutuyordu sanki ! İnandığı siyaset çizgisinde yazıyor kimi vakit, bazen de güncelerini paylaşıyordu. İncelmiş ve kırılacak diye korktuğu bel kemiği daha iyi idi. Bisiklete bile binebiliyordu artık. Motosikleti de vardı ama kaslarını güçlendirmenin aracı bisikletti. Kadın arkadaşları vardı. ‘Mutluyum’ diyordu sadece… Ama bu tek bir sözcüğün anlamı büyüktü ve çok şey anlatıyordu, anlamak isteyene. Üstelik, mutluluğunu kendisine saklamıyordu bencilce. Çevresine yaymaya çalışıyordu. Başarıyordu da…

 

***

 

Benim bir yazlığım yok bugün. Arkama dönüp baktığımda zerre kadar da pişmanlık duymuyorum. O’na, ‘git abi istediğin kadar kal orada’ dediğim için…

 

Hayatta yapabilmeye gücümüzün yettikleri vardır, yetmedikleri de. Gücümüzün yettiğini yapmayıp, sadece gücümüzün yetmedikleri için hayıflanarak yaşamanı ne anlamı var ki ?! Birisini mutlu etmenin o büyük enerjisini, olumlu dalgasını hapsedin içinize. İnanın yetecektir size yıllar boyunca…

 

Ama, o deniz yıldızı yaşıyor !’ diyebiliyorum ben. Sizler de deneyin. Birine yardım etmek istiyorsanız, ona yardım etmiş gibi yapmayın. Yardım sözcüğünün arkasına saklanıp çıkar sağlamak, türlü hesaplar yapmak yardım bekleyeni daha da incitir, yaralar !

 

Bu hafta sizlerle yaşamımın çok özel, acı duyduğum, mutlu olduğum anlarını paylaşmak istedim.

 

Farklıyız hepimiz…

 

Benim canımı acıtan şeylerden kurtulabilmenin yolunu, canı yanmakta olan birine çare sunarak bulmak istemiştim.

 

Farklı olan hepimizin, kendine özgü farklı bir yolu mutlaka vardır bu anlamda…

 

İçimizdeki kimi travmaları söküp atmamıza, mutlu ettiklerimizin yaydıkları olumlu dalga ve saldıkları enerjiyi de paylaşarak ayakta durmamıza yardımcı olur bilesiniz.

 

Güzel bir haftasonu diliyorum.

 

Mutlu olun, mutlu kalın. Çaresizlik, çözümsüzlük gelip sizi yakalamasın.

 

Her nerede yaşıyorsanız…

 

12.Agustos.2011

 

Not :

Bu makaleyi yazmaya beni, son dönemlerde yaşadıklarım ve orada mutluluk haykırışlarını bütün dünya ile paylaşan, komşularımın şimdi komşusu olan bu yaşlı adamın okuduğum bir makalesi tetikledi. Arayıp kendisinden izin istedim. ‘Yaz. Yaz ki mutluluklar paylaşılsın, çoğalarak bir çığ gibi yayılsın’ dedi. Ona daha nice uzun ve sağlıklı, mutluluğunun eksik olmayacağı yıllar diliyorum.

 

***

 

v Nazmiye Halvaşi’nin ‘Anılar Defteri’nden günümüze aktardığı yazılarını okumak için!

 

v Nazmiye Halvaşi’nin diğer makalelerini okumak için!

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s