Hayvanlar toplumlarının aynasıdırlar !

Standard

”Utanç rüzgârları esiyor içimde, üşüyorum..”.

 

©Nazmiye Halvaşi

”Gönül” ü diri diri gömmüşler!!!..

”Sibel” adında bir kadın konuşmuş!!..

Ve…

Geriye dönüp, farklı ülkelere bakıyorum bugün!.

Bizler gibi iki ”canlı” üzerinden…

”Turbo” mırıl mırıl.

”Şımarık” ise miyavlıyor…

***

Anlaşılan hiç bitmeyecek yazıların konusu olma özelliğini sürdürecek, kadınlar…

Mutsuzlukları ile, çaresizlikleri ile…

Ah, keşke bir bitirebilsek, ne iyi olurdu herkes için !

Biliyorum ki, bugünden yarına bitmeyecek..

 

Yine bir utanç  rüzgârı esiyor iç koridorlarımda.

Ve titretircesine üşütüyor beni…

Gönül Sungur yazdırdı bana bu yazıyı…

Tam noktalıyordum ki !

O da ne?

Bir de Sibel Üre(me)sin’in döktürdüğü inciler…

Hanımefendi çok eşliliğin yasal olmasını istiyormuş !

Kadının eşitliğini savunuyoruz; kadının biri çıkıyor, hemcinslerini erişmeye çabaladıkları hedeften caydırma niyetindekilere omuz veriyor…

Bu nasıl bir kadınlık anlayışıdır ?

Bu konuyu derinliğine daha sonra irdeleyeceğim sizler için.

Ama önce Gönül ve benzerleri !

İki kedinin öyküsünün gizlediği ormanda saklılar…

Birbirlerine benzer yaşamlar…

***

Yazlık kedim Şımarık, inatla ve ısrarla miyavlıyor.

Onlarca kedi var ortalıkta, o en ufak tefek olanı, minyon bir yapısı var.

Uzun beyaz tüylerinin arasına serpilmiş gri benekleri ile bir kedi güzeli Şımarık !

Yemek saati çoktan geçti ama, kediler doymamış olmalılar ki, çevrede dolaşan köpeklere bile aldırmaksızın, balkonun etrafında bekleşiyorlar.

Ancak Şımarık’ın beklemeye pek niyeti yok.

Usul usul yaklaşıyor terasa doğru.

Ufak bir adım, çekingen; sonra ötekini izleyen ama yine ürkek bir adım daha…

Beni cezbetmeyi koymuş olmalı bir kere kafasına. Tüm cazibesini, endamını kullanıyor bu uğurda !

Belki de hayvansal içgüdüsü ile, cazibesine kayıtsız kal(a)mayacağımı hissetmiş, keşfetmiş olmalı, bilemem ki !

Tabağa birşeyler koyup, balkonun kenarına bırakıyorum.

Diğerlerinde de hamle yapmaya hazırlanır bir kıpırdanma oluyor ama, Şimrarık onlardan bir adım önde ve paylaşmaya da hiç niyeti yok.

Yine de çekingenliğini atamıyor üzerinden, temkinliğini de…

Tabağın başından uzaklaşmamı bekliyor.

Sonra yutarcasına, koyduklarımı silip süpürüyor, minicik diliyle de tabağını temizlercesine yalıyor.

Diğerlerine  nazire yaparcasına…

Sonra da hızla uzaklaşıyor balkondan.

Güven(e)miyor, korkuyor âdeta…

Karnını doyurmuş olmasına rağmen !

***

Turbo’nun özgüvenine duyduğum hayranlık ile Şımarık’ın yaşamda kalabilmek için verdiği savaşına ilgim aynı çekicilikte.

Biri İsveç’te keyfine göre keyifle yaşıyor; diğeri Türkiye’de onca hemcinsinin dolaştığı sokaklarda iki lokma bulabilmek, karnını doyurabilmek için kimi vakit amansız bir hayat mücadelesi veriyor !

Mutfak camının önündeki ”balkonuna” çıkınca Turbo, içeride zil çalar, geldiğini bildirir ve sevinç çığlıkları ile karşılanır, ”Turbo geldiiiii!!”

Önce hasret giderme kucaklaşması, koklaşma ve ardından ağırlanma şöleni…

Yeni bir mama konservesi açılır, tabağında servis yapılır.

Afiyet ve keyifle yemesi için…

Açlık mı ?

Nedir ki o Turbo için ?

Bu konuda hiçbir zaman tereddüt etmemiştir ki !

Hele ah o konserve kutusunun kapağının açılışı sırasında çıkarttığı ses yok mu!

Yemek öncesi orkestranın ”üvertürü” gibi gelir ona.

Mamasının kokusu iştahını açmak için yeter de artar.

Yemede yanında yat demez, saraydan çıkmışcasına tüm kibarlığıyla, afiyetle bitirir tabağındaki yemeğini…

***

Tedbirli, temkinli, ürkek adımlar ama, ikinci temas sanki biraz olsun yüreklendirmişe benziyor Şımarık’ı !

Kimbilir, belki de evsahibesinin onu yüreklendirici sevecenliği etkili oluyor, bilinmez ki !

Başlangıçta o, cezbetmek için kırıtmıştı; şimdi evsahibesi tüm cazibesini ortaya koyuyor anlaşılan…

Bir zarar görmeyeceğinden hemen hemen emin de…

Hani yine de !

Ah tamamen bir emin olabilse de, şu açık bıraktıkları kapıdan evin içine adımını bir atabilse ne iyi olurdu.

Belki de hayatı kurtulurdu !

Ama ya ?!

Poposuna bir tekme yeme tehlikesi de yok değil. Hele bir de evin varsa, oğlunun kuyruğundan tutup dışarı fırlatma rizikosu da…

Ah şu geçmişteki kötü deneyimlerin etkisini üzerinden bir atabilseydi, ne iyi olacaktı.

Yok, bu evsahibesi diğerlerine pek benzemiyordu.

Evde dolaşan iki ayaklı başka tehdit de yok gibiydi.

Üstelik, geldiğinde tabağı hemen dolduruluyordu.

Ne büyük mutluluk, ne büyük keyif bu; sokak sokak dolaşmak, iki lokma yiyecek bir şeyler aramak, bulunca da diğerleri ile boğaz boğaza kapışıp, aceleyle midesine indirme savaşına girişmek kadar korkunç bir hayat yerine, evsahibesine görünmekle birlikte karnını doyurabilmek!

Açlık da kötüydü elbette, midesinin gurultu sesini dinlemek de ama, en çok yüreğinin tüm gücünü ortaya koyup, cesur olmak daha önemliydi sanki.

İçgüdüsünü ah bir çözebilseydi. Midesinin mi yoksa yüreğinin açlığı mı daha ağır basıyordu, çözemiyordu kolayca !

Yok bu sefer deneyecekti, alt tarafı yine alıştığı tekmelerden birini yiyebilirdi veya o kötü yürekli iki bacaklı yumurcaklardan birinin hışmına uğrayabilirdi. Ama deneyecekti…

Bu evsahibesinde cezbedici bir taraf vardı. Sahi, cazibesini ilk kullanan da kendisi olmamışmıydı. Evsahibesinin dikkatini çekebilmek için ?

Yoksa bu tarifi zor sevgi karşılıklı mıydı !

Belki de kendisi için özellikle açık bırakılmıştı evin kapısı.

Bu sefer içeriye mutlaka bir göz atacaktı.

Tüm rizikoya rağmen…

Karnı dünden bu yana o kadar da açtı ki !

Hele o birisi tarafından kovalanmak yerine, sevilmek isteği yok muydu, tüm korkularını aşabilmek için cesaretlendirmeye yetiyordu…

***

Turbo için tüm endişelerden uzak, şekerleme yapma zamanı şimdi !

Bir kutu konserve mamanın üzerine de değer hani…

Oda da sıcacık. Uzanacağı yatağı seçmesine bile kimse bir şey demiyor. Önce, patilerinden, o yumusacik patilerinden  başlayarak ”banyosunu” yapmak, sonra da kimseden zarar gelmeyeceğinin huzur ve rahatlığı ile kıvrıla kıvrıla uzanmak !

Dışarıda, eksi 25 derece soğuk varmış kimin umurunda.

Yedikleriyle iyice şişen kocaman karnını temaşaya açıp, dalıp gidiyor uykuya…

Tüm konfor ayaklarının altında, umurunda mı dünya !

***

Evde bir sessizlik var. Tuzak mı kurdular acaba ?

Yok bu kez mutlaka deneyecek Şımarık.

Açık kapıdan, önce burnunu içeri sokuyor.

Aaaa…içerideler !

Teker teker yüzleri inceliyor, evsahibesinin ah o sevecenliği yok mu, açlığını bile bastırıyor nedense.

’Bana lütfen zarar vermeyin’ dercesine ürkek ürkek içeriye adımını atıyor.

Hayret, mama tabağı bir köşede sanki onu bekliyor. İçi de dolu üstelik !

Evsahibesine bir göz atıyor, sanki onu kollarına alıp, sevmeye, okşamaya, koklamaya hazır bir hâli var.

Ama önce aç karnını doyurması gerekiyor.

Hem belki daha sonra, içeri girmişken bir köşede kıvrılıp uyumasına bile gözyumabilirlerdi içeridekiler.

Ona sevgiyle bakan bir cift gözle onaylıyor sanki düşündüklerini…

Bu kez tabağındaki yemeğini fazla  telâş etmeden sindire sindire yemeye çalışıyor.

Hızlı yedi mi nedense hazım güçlüğü çekiyor.

Korkudan mı acaba ?

Kolay mı onca hemcinsinin arasında hayat mücadelesi vermek !

Yemek süresince etrafta ne kurulan bir tuzak gözüne çarpıyor, ne de iki ayaklı bir yumurcak…

Zaten evsahiplerinin izin vermeyeceği de gün gibi aşikâr artık !

Kıvrılıp, dışarıdaki yaz sıcağında, içerinin serinligini yaşamak için, küçük bir şekerleme yapmaya karar veriyor.

Köşe seçmesine bile itiraz eden yok, hayret !

Şu karşıdaki koltuk da ne çekici ama…

Hani o, ’eee…daha daha nasılsınız?’ koltuklarından olmalı.

Yok, şuradaki sanki kendisi için hazırlanmış ve süslenmiş sepet daha çekici şimdilik. Koltuğu ileride düşünebilir. Kalmasına izin verilirse elbette…

Sepetin içindeki gazeteler ne öyle !

Bu kadar misafirperverlikten sonra kalkıp da evin içine çişini yapacağından mı korkuyorlar…

Demek ki onların da korktukları bazı şeyler var.

Hayret !

Sepetin içine adımı atıyor ve beş kala uyuyor Şımarık !

Yumuşacık, pamuk gibi karnını saklayarak…

Bir gözü sanki yarı açık !

Tedbiri elden bırakmamada her zaman için yarar var…

Gevşemeden !

***

İki ayrı ülkede birbirinden tamamen farklı yapıda iki kedim oldu.

Biri, dünyanın en gelişmiş ülkelerinin ilk beşi arasında yer alan İsveç !

Diğeri, kendi ülkem, Türkiye’m…

Kedilerimin davranışlarını gözlemlerken; ülkelerin, insanların yaşam tarzları, bakış açıları, en ufak hareketlerinin bile hayvanlar üzerinde nasıl etkili olduğu bir kıyaslama tablosu gibi belleğimde yer ediyor.

İnanılmaz bir şey !

Ülkemde hayvan sözcüğü hakaret gibi algılanıyor, küfür addediliyor, kavgalar çıkartıyor.

Neden ?

Nasıl bakıyorsak, öyle gördüğümüzden mi ?

Yoksa, büyük kentlerde ailelerimizin verdiği terbiyeden mi ?

Yaklaşma, dokunma, ısırır, tırmalar, kuduza yakalanırsın, kovala gitsin !

Kovalama kimi vakit hınzırca bir oyuna da dönüşmez mi ?

Taş atmakla başlarız, sopalarla kovalamaya, yakalayabildiğimiz takdirde canı çıkıncaya kadar dövmeye kadar gideriz.

İçimizdeki nefreti sanki boşaltırcasına !

Çuvala tıkıp, varsa çevrede bir akarsu attığımız bile olur !

Miyavlama yoluyla haykırışlarını, çığlıklarını  duymazdan; çuval içinden çıkıp kurtulabilme çırpınışlarıı görmezden gelmemiz bir yana; bir de savaş meydanında zafer kazanmışçasına naralar atar, kahkahalara boğuluruz !

Turbo icin yok ki böyle bir risk!!!

Onun ailesi Turbo’yu,  kendilerinden, aile fertlerinden biri olarak sayıyor.

Bunun icindir ki gelismis bir ulkede, kedi, köpeklerde de insanlarda olduğu gibi korkma duygusunun yerinde yeller esiyor. Tanımasa bile karşısındakinin bacaklarına mırnavlayıp sürtününce sevileceğini; kuçu kuçu yapana yaklaştığında okşanmaktan öteye belki de oyun bile oynayabileceğini biliyor çünkü…

Bu durum özgüvenini artırıyor.

Tıpkı insanlar gibi…

***

Sonunda, Şımarık eve yerleşti.  çok sevildi, sevme hazzının doruğuna erişti.

O güne kadar geçirdiği yaşam dilimini unutmak istercesine…

O ilk günlerde gözüne kestirdiği koltuğa bile yerleşti !

Ama sepeti daha farklı bir anlam taşıyordu onun için.

İlk gözağrısı olduğundan dolayı mı acaba ?

Belki de süslenmesinin, kendisi için hazırlanmış  olduğu izlenimi yaratmasının etkisi olmalı !

Yazlıktan dönüş öncesinde, bahçedeki kayığın altına, her türlü tehlikeden uzak ve kendisini koruyabilecek şekilde özel barınacak yer bile hazırlandı.

Maması, marketten alınıp, kışı da yazlığında geçiren komşuya bırakıldı.

O artık komşuyu da seviyordu. Sahibesi dönene kadar güven içinde yaşamaya devam edecekti Şımarık…

Erkeğini buldu, yavrularını dünyaya getirdi.

Huzur içinde…

Anlamakta zorluk çektiği tek husus, yazlık annesinin onu niye bırakıp gittiği ve bir süre sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi geri döndüğüydü.

Olsun !

Kesin bir ayrılık değildi ki !

Hem komşu teyze vardı yanıbaşında…

Yoksa komşu anne mi demeliydi !

Ya, yazlık annesi kızarsa ?

Yok canım, niye kızsın ki, emanet eden de o değil miydi!

Mucize miydi bu yeni yaşamı, yoksa uzun bir mücadelenin topladığı semeresi mi ?

Ama zaten o sevmek ve sevilmek için gelmemiş miydi bu dünyaya !

Ama yine de, bir gözü açık uyumaktan hiçbir zaman vazgeçmedi Şımarık.

Her zaman tetikte, teyakkuzda, herhangi bir tehlikeye karşı hazır durumda…

Herkes, yazlık ve kışlık anneleri gibi değildi ki çevrede !

Kendi cinsinden olanlar bile rahatını kıskanıp, rahatsız etmeye kalkışabilirlerdi !

Hasetlik, düşmanlık her cinste yok muydu yani ?

İsveç’teki, hiç görmediği hemcinsi Turbo gibi bir yaşam sürdürmemişti ki !

Canının çektiğini değil, bulabildiğini yemişti.

İstediği koltukta özgürce, bağımsızca kıvrılıp yatabilmek yerine, güvenli köşeler seçerek uyumaya çalışmıştı.

Tek gözü sürekli açık ve teyakkuzda…

Yavrularını korumak için hırçınlaştı, yazlık ve kışlık anneleri dışındakilerce anlaşılmadı.

’Kuduz mu nedir, bak dişlerini nasıl gösteriyor, pençelerini çıkarıyor’ diyenler oldu, aldırmadı.

Herşeye rağmen tedbiri elden bırakmadı, dost geçinmeye baktı sitedekilerle.

Çünkü muhtaçtı…

***

Kadını kaçırdılar, çalıştırdılar, işkenceyle öldürdüler !

Turba ile Şımarık’ın öyküsünü tuşlarken, ekranda şimşek gibi gözüme çarpan bir haber !

Ne ilgisi var yazdıklarınla, diyecekleriniz olacaktır…

Olmaz olur mu hiç !

Gelecek kaygısı bir yana, günün kaygısı ile yaşayan insanımızı, kadınlarımızı düşününce aklıma Şımarık geliyor, haberdeki örneğinde olduğu gibi…

İşkence yapılıp, ölmeden gömülen kadın, tek gözü sürekli teyakkuzda Şımarık’ı andırıyor, düşündürüyor !

Niye acaba, bir gözü açık, temkinli ve tedbiri elinden bırakmadan uyumadı ki !

Daha da ötesine ; niçin iki gözünü de açabildiğince açıp, Şımarık gibi davranmadı ?

Kolay mı ? diyecekleriniz olacaktır yine…

İyi de kolaylaştırmak, soranlarınız dahil, hepimizin görevi değil mi ?!

İnsanı ile, hayvanı ile, doğası ile YAŞATABİLMEK, ‘YAŞADIM’ dedirtebilmek için…

Bu habere konu olan kadının durumu, bariz bir RECMdir !

Niye her gün mideme yumruk üzerine yumruk yiyerek yaşamak zorunda bırakılıyorum, bırakılıyoruz ?

Bireysel kurtuluşlar için rantçı toplum yaratanlar ülkesinde !

Gönül’ü, rantı için gömenlerin ülkesinin mimarları olan siyasetçilerin meydanlara seçmenleri cezbetmek için çıktıkları, bir seçim öncesinde !

Lanetliyorum hepsini…

Huzur, güven, sulh dolu bir ortamda; karnı tok ve gelecek kaygısı olmaksızın yaşayan mutlu bir kedi Turbo ve ülkesi; karşısında ise; korku, endişe içinde, yarı aç, günü gününe yaşayan, geleceği belirsiz, ürkek, çekingen bir yaşamın Şımarık’ının ülkesi…

 

Hayvanlar toplumlarının aynasıdırlar !

Huzurlu, güvenli bir ortamda; gelecek kaygısı duymaksızın, karnınız hep tok yaşayın.

Ve bunun için çabalayın…

Her nerede yaşıyorsanız !

 

Datca-Ankara-Skokloster, 24.05.2011/01:35

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s