“İnsanlığından” uzaklaşan “Siyasetçiliğe” HAYIR…

Standard

Toplum Siyasetçiden « Robot » mu Yaratmak İstiyor ?

©Nazmiye Halvaşi

Başlığa bakıp da, siyaset yazısı yazacağımı sanmayın hemen… Arada bir hayatın kendine dair yazmak istiyorum…

Bugün ‘Facebook’ adresimden yazan bir partili arkadaşım ile (ki farklı bir siyasî oluşumdandır) bir süre sohbet ettik…

 

Bir siyasetçinin yapması ve yapmaması gerekenleri yazıştık bir ara. Kendisine akşam eve geldiğimde, telefonumu iş ve siyaset konuşmalarına kapatma gibi bir ilke kararım olduğunu söyleyince müthiş şaşırıverdi !

Şaşkınlığının da etkisiyle, ‘aman nasıl olur? Sorusunu sorduktan sonra; ‘siyaset yapıyorsan, 24 saat telefonun da açık kalacak, arayanların hepsine yanıt da vereceksin…’ demeye getirdi. Herhalde daha da ileri gitmeye kalksaydı, siyasetçinin altına girdiği başka “sorumlulukları” bulunduğunu teker teker sıralayacaktı.

 

Uygun bir dille kendisine, yaklaşım tarzımın doğru olduğunu örnekleri ile anlatmaya çabaladım. Siyasetçinin de bir “insan” olduğunu, vaktinin bir bölümünü ailesine, arkadaşlarına ayırması gerektiğini ve de bir siyasetçinin de okuma, sinemaya, tiyatroya gitme hakkı bulunduğunu, yahut ayaklarını uzatıp, beğendiği bir programa bakarak, tv karşısında dinlenerek, günün yorgunluğunu biraz olsun üzerinden atmaya, kısacası özel yaşamında insanca “yaşamaya” ihtiyacı olduğunu söyledim.

 

Şaşkınlığının daha da arttığını, karşımda olmacı osa da, telefonun öteki ucunda görür gibi oluyordum ! Belki de kendisine ifade etmeye çalıştıklarım, iş ve özel yaşamında duyduğu, veya duyabileceği en “saçma” sözlerdi !

Hem de haftalık bir tatil sayılan, Pazar gününde ! Ama yazmak da bir tür dinlenme yolu, en azından “psikolojik basınç”ı insanın üzerinden atmasında yardımcı olan bir tür vasıta değil mi ?

Konumu, mevkii, makamı, taşıdığı sıfat, görev ve sorumlulukları ne kadar farklı olursa olsun, bir insanı “insan” yapan taşıdığı insancıl duyguları değil midir ?  İnsan masum ve duygularla bezenmiş olarak doğar; yetiştiği ortam, aile çevresi, iş yaşamı onun duygularını törpüler, köreltir ve o bir bebek ağlaması da kendisine tanınan duygularını besleyemez olur , giderek yitirmeye başlar. Sonucunda ya kötümserleşmiş bir insana dönüşür ya da taş yürekliliğe…

Ruh hali iş, meslek, aile, çevresinin yoğun baskısına tahammül edemediği an depresyona dönüşenlerimiz hiç mi yok bu dünyada ! Amerikalının sıkça psikiyatra gitmesinin bir nedenl olmalı !

İyi de hangi “ödül” karşılığında ?

Oturun bir anlığına, bir kaç dakikanızı tamamen kendinize ayırın ve şu basit sorulardan bir kaçını en azından dürüstçe yanıtlamaya bakarak, bir tür bulmaca çözercesne, dinlenmeye bakın, en azından !

 

         En son ne zaman bir kitabı elinize alıp, sonuna kadar okudunuz ?

         En son güzel bir film seyretmek için bir sinemaya yahut olumlu kritiklerini okuduğunuz bir piyesi görmek üzere tiyatroya gitmeyeli kaç ay oldu ?

         En son tatil yaptığınız yıl hangisiydi ?

         Kravatını çıkarıp, spor kıyafetlerini üzerine geçirerek, vitrinlere baka baka sokaklarda aylak aylak dolaştığınız günü hatırlıyor musunuz ? Veya bir parka gidip, elinizdeki kitabı, gazeteyi okuduğunuz bahar mevsimini ?

         En son ne zaman âşık oldun insan arkadaşım, bir çiçeğe, bir kediye, bir denize, gün batışına, şafak söküşüne, bir kadına veya erkeğe ?

 

Liste uzundur çünkü insancıl duyguların listesidir bunlar…

 

Oysa !

 

Bulunduğunuz mevki, makam, oturduğunuz koltuğun önemi bu tür duygulardan daha önemlidir değil mi ?

Tersi, toplumdan « uzaklaştığımız » hissine kaptırır kimimizi. İçimizdeki o giderek ufalan insanî duyguları muhafaza etmeyi, yukarıdaki türden bir özel yaşamı ile mesleği arasında bir çizgi çekmesini bilenler gibi, farklılaşmayı da istememezlik etmeyiz. Reddetmeyiz. O günlerin bir an olup geleceğini düşler,içimizi çeke çeke sabretmeye, beklemeye devam ederiz. İlk adımı atan olmadan !

Günler, haftalar, yıllar geçer durur, seni bekleyecek değiller ya !

Daha da ötesinde, spor kıyafeti ile köpeğini alıp sokaklarda dolaşmak bizlere hiç yakışır mı ?

Ucuzluk döneminde dükkân dükkân gezmek mi, ne kadar ayıp ! Adama bak, onca para kazanıyor, yine de ucuzluğu bekliyor demek ki ! Ne « hasis »miş bu !

Bak şuna yine « kırıştırmaya » başlamış, eskisi mi yenisi mi bu ? Hayret toplum içinde bir de ele ele dolaşıyorlar. Şuna bak şuna, yanındaki adamı gözümüzün içine baka baka yanağından öpüverdi !

İyi de neden bu tabloya izin veriliyor, kimler veriyorlar ?

 

Bizler !

 

Çünkü toplumun tüm fertlerine örnek olacak şekilde insanî duygularımızı muhafaza ederek, yaşam biçimimiz, davranışlarımız, imrendirecek görüntümüzü yansıtarak, her geçen gün daha fazla yayarak yaşamamız gerekirken; ‘acaba sokaktaki adam, seçmenim, partili arkadaşım, fabrikamda çalıştırdığım işcim acaba hakkımda ne düşünür?’ Tedirginliği baskın çıkmıyor mu ekseriyetle!

 

Sonunda ortaya bir “model” çıkıyor ve de o modelin patronunu çizen de biz oluyoruz, kumaşını kesen, dikip giyen de !

 

İyi de bir de ailesi, çocukları, kendisinden ilgi ve sevgi bekleyen yakınları, evcil hayvanları olanlara ne demeli !

Çoğu kez yoğunluklarından dolayı unutttukları, sekreter yahut asistanları, yoksa, günümüzün teknolojik “harikası” cep, diz, masa üstü bilgisayarlarının sesli ya da sesiz uyarıları sonucu, “aracı”ların götürdükleri, çiçekler, çocuklarının yaş günlerinde geciken hediyeler, seslerini duyurabilseler bizlere kimbilir ne ağır eleştirilerde bulunacaklardı hiç düşündünüz mü !

 

Toplum önünde “MODEL”liğinden taviz vermemek için, asıl taviz verilmemesi gereken özel yaşam, bu yaşamın sevgi unsurları, duyguları, acıları, yorgunlukları ne oluyor ? “Güme” mi gidiyor ? Bıraktığınız boşluğu yoksa toplumun diğer fertleri mi dolduruyorlar, sizin yerinize ?

 

Oysa, evet insan gibi değerlendirilmesi gereken günler, haftalar, yıllar su gibi akıp, geçip gidiyor ve hep o “normal” insan olabilmeyi son saliseye kadar, bizler iple çekerekden.

 

Ne pahasına ?

 

Siyasetçinin de bir insan olduğunu bizzat kendimizin unutturduğu ve « 24 saat emrinizdeyiz » dedirttiğimiz toplum ve unsurları uğruna. Onlardan ekseriyeti vur patlasın, çal oyasın, yaşamlarını doya doya yaşarlarken. En az gelirlisinden, en yüksek kazançlısına kadar genişleyen o yelpazede ne yani bizlere yer yok mu ?

 

Çok mu ayıp ( ! ) isteklerde bulundum yoksa !

 

Siyaset « âşk »ına kendimi bir « ucube »ye döndürmeye HAYIR !

İnsanî duygularımızı törpületmeden yaşamam, üstelik, görev veya görevlerimi eksiksiz yapmamama da engel teşkil etmiyor ki !

İyi de tersini savunanlar veya benimsedikleri o bir tür “köle” yaşamından taviz vermeye yanaşmayanlarla,  niye ayrı evlerde oturmak yerine; parti binası içinde hep birlikte 24 saat nöbette yaşamıyoruz ki !

Ev kirasından da kurtulmuş olmaz mıyız ?

 

Evet, üzücü ve vahim bir durum ama, bir takım “modeller”in yaratıcısı da bizleriz. Siyasetçisi ile, toplumu ile, kendisi insanlığından uzaklaşırken, bizleri de peşine takıp götürenler ile hep beraber “ucubeleşiyor”uz ! Bu arada yeni yetişmekte olan nesillere de kötü modellik yaparak.

Siyasetçinin de bir insan olduğunu ne zaman farkedecek; normal bir insanda doğal karşılanması gereken davranışlarda bulunup, insan olduğumuzun diğerlerince de farkına varmalarına öncülük edeceğiz ! Ne insanlığımızın tükenmesine, ne de diğerlerinin tüketmelerine izin  verenlere, once kendimizden başlayarak ne zaman “DUR” diyeceğiz ?

Kimse kusuruma bakmasın, ben bu tür model siyasetçi değilim, olmayacağım, olmamı da benden kimse beklemesin ! Toplumun değer yargılarına saygılı olmak demek, yanlış olanlara, yapılanlara da karşı durmamak anlamına gelmiyor ki ! Aykırı sözler söylememiz gerekebilecek anlar vardır, söylemekten korkmamalıyız, kaçınmamalıyız.

 

Susmamalıyız…

 

Bugün Pazardı. Enerji toplama günüydü. Geç vakit kalkma, tembellik etme, yollarda yürüme, ava gitme, alışveriş yapma, seyahat etme ve hatta niçin olmasın bir köşeye çekilip ağlama zamanıydı !

İyi de benden başkası mı üstlenecekti bu insanî “görevler”i ?

 

Publilius Syrus bir sözünde şöyle diyor : Özel ve kamu yaşamınızda “tek” bir yolda yürümeniz mümkün değildir !

 

Ya Rosalind Russell’ın şu sözlerine ne demeli ?

         Success is a public affair. Failure is a private funeral. Diğer deyişi ile onca yıl siyasette özverili, görev ve sorumluluklarınızı eksiksiz yerine getirerek çalışırsınız ancak, başarı elde etseniz de etmeseniz de varacağı, dönüşü olmayan tek bir nokta vardır; “özel” bir cenaze tören…

 

Sevgiyle ve dostça kalın, her nerede yaşıyorsanız…

 

Ankara, 17 – 18 Nisan 2011

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s