Yaşatmak için çabalamak kadar güzel ve müthiş bir olay olabilir mi ?

Standard

Yaşam sevinciniz bireysel gücünüz kadardır…

©Nazmiye Halvaşi

Toplantı bittiğinde ancak açabildim telefonumu ! Önemli bir kişi iseniz, asistanınız vardır, cep telefonunuzu ona bırakır ve toplantı salonuna girersiniz. Çok âcil durumlarda, yanınıza gelir ve bilgi verir size. Sıradan telefonları ise not eder, toplantı halinde olduğunuzu muhatabınıza bildirir ve arayacağınızı söylemekle yetinir…


Benim böyle bir “önemli” konumum ve de “asistan” tutacak maddî olanağım bulunmadığından, geleneklere uydum, toplantı salonuna adımımı atmadan önce cebimi ( ! ) kapattım…

Çıkışta açtım. Bayram tebriği yağmış ‘sms’lerle…

Ama !

Biri farklı idi ve bayramın sevincini “bulutluyor”du !

‘Esmos’u bugün toprağa veriyoruz…

Tek bir cümle…

Evet, tek bir cümle, o keyifle başlayan İsveç günümü bir anda sona erdirivermişti. Yerini de derin bir hüzne terkedivermişti…

Ölüm !

Kaçışı olmayan son…

Kimi vakit haksızlık gibi gelse de insana…

Bu “ölüm” haksızlıktı Esmos’a !

Ve de o’nu sevenleri ile dostlarına…

Bu gibi durumlarda başlar hep, yaşam muhasebesi yapmak !

O’nun yaşamını düşünüp; toplumsal davranışlarımızın, geleneklerimizin, alışkanlıklar ile takıntılarımızın kişilere, özellikle de kadınlara karşı ne kadar haksız davrandığını, acımasızlığını görmek…

Değiştirilmesi gereken bakış açılarımızın üzerine daha fazla mı sertçe gitmeliyiz acaba!

O’nu derin üzüntülere boğan yaşamını değiştirme şansını verebilir miydik bilemiyorum ki! Elbette, öncelikle o “şansa” sahip olmamız gerekirdi, diye düşündüm, durdum. Oysa, “ölüm” olayı başta, kimi vakit hiçbir zaman yoktu böyle bir şansımız…

Bugün için !

Peki ya yarın ?

Binlerce kilometre uzakta, bir bayram günü, gurbet ellerde ulaşan bu haber moralimi alt üst etmeye yetmiş ve artmıştı !

Daha da kötüleşmesi için, ziyaret ettiğim arkadaşımın durumunu görmem gerekiyordu…

Fatma !

Mısırlı genç bir kadın…

Dört çocuğu ve eşi, anavatanından uzaklarda, yâd ellerde yaşayan bir hemcinsim !

Gurbet sadece ‘Türkler’e özgün bir kavram veya yaşam tarzı değil ki…

Cinsimizin çoğunun başına geldiği gibi, göğüs kanserine yakalanmış. Önce teşhis, sonra da ameliyat… Şimdilerde yüklü ilâç tedavisi süregeliyor !

Ama…

O, güzel ve bakımlı, zarif kadın Fatma gitmiş, yerini tanıyamayacağımız birine bırakmış !

Fizikî değişim o kadar önemli değil. Bir süre sonra Fatma’nın eski durumuna döneceğinden eminim. Fakat, o “bakıma muhtaç insan” olmanın verdiği âzap ve manevî çöküntü yok mu, insanın üzerinden atabilmesi için çok güçlü olması gerekiyor ! Fatma’nın da çok fazla olumsuz etkilendiğini bilmem eklememe gerek var mı ?

Fatma ile okul arkadaşıyız, İsveç’te…

Yerel dili en iyi şekilde öğrenerek ve ardından bir iş sahibi olmaktı öncelikli hedefi !

Gerçi eşinin çok iyi olan kazancı bütün aileye yetiyordu ama, Fatma için yetmiyordu… Yerine getirilmesi, mutlaka getirilmesi gereken şart, kendisinin bir işi olmasıydı…

Kocasının, ‘okuyup da profösör mü olacaksın?’ türü ironilerine kulaklarını bir kez tıkamıştı Fatma…

Aldırmıyordu da !

İsveççe kurstan öğrendiği bir deyimle zonkluyordu beyni;

Man måste stå sina egna ben…

Türkçesi ile ; ‘kendi ayaklarının üzerinde durmak zorundasin!…’

Üstelik, bunun ne anlama geldiğini İsveç yaşamında öğrenmiş ve kendisi için bir « şans » olarak kabul ediyordu !

Kimbilir !

Esmos belki de Fatma gibi hiçbir zaman düşünmedi…

Çünkü o, kocası ile mutlu ve varlıklı bir yaşam sürdürmüştü, kendi işi olsun diye de bir çabası olmamıştı !

Birgün, o çok sevdiği, âşık olduğu kocasının kendisini ansızın terkedip, çocukları ile beş parasız ortada bırakacağını dahi aklına bile getirmemişti belki de !

Çevresine her zaman neşe saçan, hayat dolu bir kadındı Esmos. Düşünemediği günleri nasıl yaşayacağını tahmin bile edemedi, bilemedi. Dost ve arkadaşlarının çabası ile ayakta kalmayı öğrendi ama, kocası tarafından terkedilmişliğin o « meşûm » duygusunu asla…

Öğrenmeye başladığında, ezildikçe ezildi o yükün altında. Günden güne soldu. O’nu yaşama bağlayacak olan yaşam mücadelesi idi ama, nasıl mücadele edeceğini bilemiyordu ki !

Öğrenmemişti…

İşi yoktu !

Hayatını nasıl ve hangi yoldan kazanacağını dahi bilmiyordu !

Hiç para kazanmamıştı ki ! Kazanmasına gerek yoktu çünkü…

Gigi, oturduğu tekerlekli sandalyesini kendisi idare edip, evin içinde dolaşmakta ısrarlı !

‘Ben kendim yapmalıyım…’ diyor.

Bir çok işi artık kendi güç ve olanaklarıyla yapamayacak duruma gelmiş olsa da ısrarlı…

‘Yapabileceğimi, yapabildiğim sürece, kendim yapmalıyım…’

Başkasına « bağımlı » olmaksızın !

Başkasına « yük » olmaksızın…

Çünkü Gigi, her bir bireyin iki ayağı üzerinde durması gerektiğine dair gereken bilinci bir kez almış olan bir kadın !

Beyninde her geçen gün daha da büyüyen tümöre rağmen taviz vermiyor. Bağımsız mücadelesini sonuna kadar sürdürmekte kararlı. Üstelik, azmi de var ! Yaşama bakış açısı ile mi bu kadar yakından ilgili acaba ?

Yanındayken, bilgisayarının başına geçip, iki dakikada yazabileceği bir iletiyi, Bertil’in yardımı ile uzun süre ama ‘sonunda ben yazdım’ diyebilmek için, yazdığına tanıklık ettim.

Berti ise gereken desteği vermekten öteye geçmiyor. Gigi’ye ‘sen artık bittin, tükendin bırak senin yerine ben yazayım’ bile demiyor ! O da, Gigi’nin son ânına kadar kendi işini kendisinin yapması gerektiğine dair verdiği önem ve duyarlığa saygılı. Çünkü olayın bilincinde ve farkında…

Bertil de Gigi ile yaşama ve sonuna aynı pencereden, aynı açıdan bakıyor da ondan…

Sizler bayram tatilinde iken, ben İsveç’teydim yeniden…

Güzel yeni anılar ; ama acılı ânlarla damgalanmış kısa bir seyahat !

Yeni dersler edinmemde, yaşama farklı bakmamda etkili olan bir kaç gün…

Ve…

Yeni düşüncelerle baktığım bir çevre !

Kerstin ile buluştuğumuz akşam yemeğinde ve sonrasında bütün bunları konuştuk. Gelişmiş toplumların kadınları daha çocuk yaşta öğreniyorlar, iki ayakları üzerinde durabilme « olay »ını…

Birliktelikleri « âşk » temelleri üzerine bina edilse de !

Kadın veya erkek, birbirlerine asla « yük » olmamayı öğreniyorlar. Âşk olduğu sürece devam eden ilişkileri, gün gelip de bittiğinde, yollarını ayırmak gerektiğinde geride « yıkık-dökük » insanlar bırakmıyor !

İyi de, neden benim ülkemde veya az gelişmiş toplumlarda durum farklı ?!

Neden, ekseriyetle erkek cinsi, kadının üzerinde hakimiyet kurmakta ve hüküm sürmeyi elinden bırakmamakta bu kadar ısrarlı ?!

Nerede bunun dürüstlüğü, hakkaniyeti, insancıllığı, cinsler arası eşitliği ?!

Bir tarafta, kadının kimliği ve kişiliği ; yalanla bezenmiş pembe hayâllerle pekiştirilmiş, bir parmak bal çalınan ama erkeğin emeline eriştiği andan itibaren sona eren ‘Beyaz Atlı Prens’ düşleri ; diğer tarafta, kendilerini « vazgeçilmez » kılma mücadelesindeki erkekler !

Aldatan ve aldatılanlar dünyası…

Kilometrelerce uzaklıkta ise, düzenli işleyen bir aile yaşamı. Sorumluluklarının bilincindeki fertler…

Gelişmiş toplumlarda, ‘âşk bitti’ demek, ölmenin veya öldürmenin haklı bir gerekçesi değil !

İstisnalar olsa da…

Aldatılan ve sevgisiz bir yaşama terkedilen kadını, zorla evliliği sürdürmeye mahkûm da etmiyorlar !

Kadın, yaşama kadın geldiğinden dolayı nefret de, isyan da etmiyor…

Esmos’un ölümü, Fatma’nın iki ayağı üzerinde durma mücadelesi…

Hastalığına rağmen, özgüveni « zirve » yapmaya devam eden Gigi ve Bertil…

İsveç ve Türkiye !

Kadınların yaşamlarını etkileyen toplumsal farklı bakış açılarımız…

Belki de « şanslı »lar arasındayım, çünkü, kendi şansımı kendimin yaratabildiği olanaklara sahibim !

Ya diğerleri ?!

Milyonlarcası ?!

Esmos’la vedalaşmak inanın çok ama çok zordu !

Hele o gencecik yaşında…

Yaşam sevincini, yaşama asılma iradesini, onu daha da güçlü kılacak bir dünyayı kısa süreli ömründe geride bırakarak, göçtü gitti…

Beni de kadınların daha güçlü ve sorumluluk sahibi oldukları bir dünyayı niçin kuramadığımız soruları ile başbaşa bırakarak !

Biliyorum, keyifsız bir Pazar yazısı oldu !

Ancak…

Yaşadığımız sürece, « ömür » denilen bizlere ayrılan yaşam diliminde, kimi olaylar ne kadar acı olursa olsun, görev ve sorumluluklarımızdan uzaklaşmak, kaçmaya çalışmak için yeterince güçlü olmamalıdır !

Yaşatmak için çabalamak kadar güzel ve müthiş bir olay olabilir mi ?

Kadın veya erkek kendi ayaklarınız üzerinde kalabilme şansını yaratın.

Acı sürprizleri, sevincinizi eksiltmesin bu hayatın.

Bireysel gücünüz kadardır yaşam sevinciniz, asla unutmayın.

Sevgiyle ve dostça; mutlu olun mutlu kalın…

Her nerede yaşıyorsanız..

 

04. Eylul.2011

 

 

v Nazmiye Halvaşi’nin ‘Anılar Defteri’nden günümüze aktardığı yazılarını okumak için!

 

v Nazmiye Halvaşi’nin diğer makalelerini okumak için!

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s