Anılar Defteri’nden : Kadın ve Siyaset – Yaşam Maratonunda İzler Bırakabilmek

Standard

İleri vitese taktım bugünü, sorguladım dünü…

©Nazmiye Halvaşi

Ne kadar sıklıkla geriye bakarız ?

Neler yapmışız, neler bırakmışız arkamızda ?

Sadece ileriye bakarak yaşama şansımız var mı ?

Sorular…Sorular…

Oysa yaşam denen maraton koşusunda, her birimizin başlama noktası farklı değil midir ? Aynı noktadan start al(a)mayız ki ! Bu nedenle, yarışta önde olabilmek, yarışta kalabilmek, hatta en azından yarışı tamamlayabilmek için çabalarız.

“Doping”li yarışçılar vardır aramızda/önümüzde; yorgun ve bitkin düşenler arkamızda… Aralarda bir yerlerde koşanlarımız, ortalarda, sona veya başa yakın ! Daha önlerde olabilmek için de sonu gelmez çabalarımız.

Kimimiz farkediliriz, farkedilmek isteriz; kimilerimiz kendi halindedir, bulunduğu noktadan memnundur, sanki hakkına razı olmuş gibidir. Buna karşılık, bu uzun soluklu koşuda yok değildir, hile yapıp öne geçmek isteyenlerimiz…

Takviye gelir kimimize; bir dilim ekmeğe, üzerine yumrukla vurulmuş kuru bir soğana, bir matara musluk suyuna, veya aç ve susuz koşar diğerlerimiz.

Ama ortak amaç birdir; ipi göğüsleyebilmek ! İpe ulaşan o uzunca yolda yaşadıklarımız, acılarımız, mutluluklarımız, özgürlüklerimiz, tutsaklıklarımızla…

Peki bu maratonun kaç kilometrelik yolunu sadece kendimiz için koşarız ?

Bu soruyu sorma vakti geldiğinde, bir de bakarız zaman geçmiş gitmiş, geç kalmışız !

Bu kez de başka bir yarış başlar aramızdakilerden bazıları için; yaşamın son vagonunu yakalamak için düşe kalka yetişebilme yarışı…

Bütün bunları düşündürmeye sevkeden beni, 27 yaşındaki genç bir kızın telefonu oldu. CHP Kurultayı’nı izlemeye gelen ve yaşamı benimle 1996 yılında bir şekilde kesişmiş genç bir kadın arıyordu.

Birey” oldum ben de, diyordu telefonun öbür ucundan. “Birey siyasetçi” olmanın bedellerini de ödemeye hazır olduğunu söylüyordu, çünkü buna inanıyordu ! Benimle Ankara’da görüşebileceğini söylüyordu. İstanbul’da olduğumu duyunca, telefonla heyecanını paylaşıyordu.

Dokuz yıl olmuş hayatına gireli. 22 Aralık 1996’da Ankara Atatürk Spor Salonu’nda CHP’nin 12 Eylül darbesi sonrası yaptığı ilk kadın kurultayında genel başkan adayı olarak konuşmuştum. Dinlemiş ve kürsüden indiğimde yanıma gelerek kutlamıştı. Anımsıyorum onu ! Ve Kurultay salonundan çıkarken de ‘Ben de Nazmiye Halvaşi olacağım’ demiş, sarılıp yanaklarımdan öpmüştü. Üzerimde « şok » etkisi yapan bu sözlerini hiç unutmamıştım. Üstlendiğim misyonun ne kadar büyük bir sorumluluk yüklü olduğunu, bu iki-üç sözcük tüm ağırlığıyla hissettirmişti bana !

Kurultay’daki konuşmamda, partideki erkek egemen güçlerin öne sürdükleri adaylara karşı, ‘Bağımsız Kadınlar’ adına yarıştığıma işâret ettikten sonra ; ’80 ilden birer kadına ulaşırsa sözlerim, kazanmış sayacağım kendimi…’ demiştim.

Dokuz yıl önce 18 yaşındaki genç bir kadının yüreğine, aklına, beynine kazıdığım söylemim doğrultusunda yürümekte/koşmakta olduğunu duymak, öyleyse beni niye bu kadar şaşırtmıştı ki ?

İstediğim de bu değil miydi !

O Kurultay’ın sonucunda genel başkan seçilememiş olsam da, asıl kazananın ben olduğuma dair inancımı teyit etmiyor muydu bu telefon ?

Üç kişilik yarıştan ikinci çıkmak değildi kazanmak ! Düşüncelerimin genç yüreklerde filizlenip, boy attığını görebilmekti kazanmak !

Kazanmıştım…

Dokuz yıl sonra gelen telefon müjdeliyordu bu neticeyi !

Uzun yıllar sabahladığım Kurultay salonunda bugün yoktum. Üsküdar’da bir iş görüşmesi sonrasında Kız Kulesi’nin tam karşısında, yağmur ve soğuğa rağmen yürürken yakalamıştı beni. Ve benden yol göstermem isteniyordu. ‘Ben de sizin gibi siyasetçi olmak istiyorum, ben de izler bırakmakta kararlıyım, siz de devam etmelisiniz !’ diyordu muhatabım.

Demek ki izlerim silinmemişti hâlâ !

İstanbul’da puslu bir hava var bugün. Yağmur yağmaya devam ediyor. Kar geliyor gibi… Boğaz’da kocaman yük gemileri boydan boya gidip geliyorlar. Martılar, Cumartesi gününün kalabalığını fırsat bilmiş, atılan yiyecekleri paylaşmaktalar. Kocaman kayaları dizmişler kıyıya, üzerlerinde yürüyorum, ve Boğaz’ı seyrediyorum.

Evet, uzun bir süre içinde yer aldığım, faaliyetlerinde varlık gösterdiğim partimin kurultayı vardı ve ben salonda yoktum ! Benim gibi çok sayıda siyasetçi arkadaşım gibi…

Oysa birkaç gündür arayıp, duruyorlar. Ankara’dan, Anadolu’nun dört bir köşesinden… 

         Partide muhalif grup yok. Ankara ekibi Önder Sav ve Eşref Erdem olarak yarışıyor. Aday olup, birinin yanında yer alsaydın mutlaka yine parti meclisine girerdin, listeleri delerdin. Biz her zaman sana oy verdik, oyumuz yine sanaydı’ diye !

O genç kadının dokuz yıl önce anladığı ama daha birçoklarının algılayamadığı bir durum vardı ve itirazım da bunaydı. Siyasette « susarak », « susturularak » var olunamayacağını anlatmaya çalışmıştım yıllar boyunca ! Çünkü, başkalarının « gücü » ile gelenler, o güce hizmet etmek zorundadırlar. Çünkü, etmezsen bir sonraki seçimde listelerde adını göremezsin.

İşte bu anlayışı benimseyemezdim. Bu tür anlayışlarla siyaset yapmak benim harcım değildi. Gerekçeleri ile bunları anlattım her zaman ve her mekânda. Yazdım, yazıyorum ve yazmaya devam edeceğim. Enerjimi doğru kullanmalıyım, yeni sayfalar açmalıyım!

Özgür düşünceye, benliğe, kişiliğe sahip olmayan, « birey » olamamış kadın veya erkek siyasetçi olamaz, olmamalıdır ! Olursa, siyaset böyle olur işte, diyebilmeliydi insan. Kadınlara bunları anlatmaya çalışırken hep, ‘kendiniz olun, birinin karısı, kızı, kardeşi değil !’ diyordum. Kendiniz olun, kendi beyninizle karar verin, kendinizi yetiştirin, kendinize özgü fikirleriniz olsun, doğru bildiğinizden asla vazgeçmeyin, inandığınıza ‘evet’, inanmadıklarınıza da ‘hayır’ demeyi bilin. Karşınızdaki anneniz, babanız ve hatta partinizin genel başkanı bile olsa… Aslında onların da bu özgür düşüncelerle beslenmeye o kadar çok gereksinimleri var ki !

Dahası, kadınları siyasete doğru bir şekilde katmaya çabalarken, erkek siyasetçilerin de böyle olması gerektiğini söylüyordum. Çünkü, Türkiye siyasetinin tıkanma noktasıdır bu ! Hangi parti olduğu da önemli değil. Bütün partilerde kişiler, önce « varolmak » sonraları da « varlıklarını sürdürmek » adına, gücün arkasından gitme kolaycılığı ile siyaset yapıyorlar !

İşte sonuç…

İşte siyaset…

İşte Türkiye !

İki dönem, özgür iradem ve gücümle seçildiğim CHP’nin Parti Meclisi üyesi olmak, bütün hayatım boyunca taşıyacağım en onurlu sıfattır ve bu görevi onurlu bir şekilde yaptığıma inanıyorum. ‘Özgür düşünen’ bir kadını oylayarak listeleri deldirip, parti meclisine girmemi sağlayan delegelere de çok şey borçluyum. Kendimi onlara karşı her zaman sorumlu hissetmemin nedeni de bu değil mi !

2004 Seçimleri öncesinde, partimden sessiz sedasız, basın önünde « şov » yapmadan istifa ederken ; ‘Dün yöneticisi olarak görev yaptığım ve çok sevdiğim partime oy ver(e)meyeceğim koşullar oluşmuştur. Sandık başına parti üyesi olarak gidemeyeceğim için sorumlu bir partili olarak ayrılıyorum !’ demiştim. Çünkü, bir parti üyesinin önüne seçim sandığı geldiğinde, partisine oy vermek zorundadır. Sadece oy vermekle de kalmayıp, çevresindekilere de verdirmek zorundadır. Bir parti, yöneticisini oy ver(e)meyeceği durumda bırakmış ve istifa etmesine yol açmışsa, uzun uzun anlatmaya gerek yoktur. Sorgulamasını, muhasebesini çok uzaklarda yapmasına hiç gerek yoktur. Parti yöneticilerinin bir kez aynaya bakmaları yeterlidir !

***

Gelen telefonların arkasındaki partililerin çağrıları, geriye baktığımda ne kadar doğru bir tavır koyduğumu, bir kez daha anlamama yol açmıştı. Gençlik yıllarımın enerjisini, bir başka gence devredebilmiş olmanın sevincini yaşatıyordu telefondakiler. Geride izler bırakmış olmanın garip mutluluğunu, hazzını da beraberinde… Farklı yorgunluklar, farklı acılar, farklı üzüntülere rağmen ! ‘İzler bırakmalıyız geriye’ sözlerim, yazdıklarım kimilerince anlaşılmış, okunmuş ve algılanmış.  Kalın ve belirgin bir hat olmalı benimkisi. Bedeli vardı iz bırakmanın, gönüllüydüm buna ve ödemiştim bedelini ! Masadan kalkarken kendi hesabımı kendi cebimden ödeyebildiğim gibi…

Boğaz’dan gemiler geçmeye devam ediyor. Martılar karınları doymuş uçuşuyor neşeli neşeli. Sarı tüylü bir kedi ile selâmlaşıyorum. Rüzgâr savuruyor saçlarımı. Yağmur yağıyor, karla karışık. Ve ben yürüyorum kayaların üzerinde, güneye doğru… 

« Bayrağı » genç bir kadına vermiş olmanın mutluluğuyla !

CHP Kurultayı’ndaki heyecan beni de sarmalıyor. Yeni başlangıçların heyecanını duyumsamaya çalışıyorum. Geriye doğru dönüp baktığımda ise, pişmanlıklar değil, inandığım ve düşündüğüm gibi yaşama mücadelemdeki kendi izlerimi görüyorum. Kayalıkta yürüyüşüme devam ederken, ‘Yeni izler bırakmak gerekir’ diyorum kendime.

Yeni İzler…

Kendimde…

Gençlerde…

Kadınlarda…

Toplumda !

Zamanı gelmiştir artık. Çocuklarım ve biraz da kendim için !

Hava soğuk, üşüyorum. Gece boyunca çalışmış, yorgun ve mutsuz uyanmıştım bu Cumartesi sabahında. Şimdi yeniden mutluyum, umutluyum…

Çünkü !

Yaşam maratonumda hâlâ önlerde koşmaktayım ve ters köşeden bakmaktayım !

Koşu(nuz)muz uzun, nefesi(niz)miz bol, izleri(niz)miz düzgün ve belirgin olsun.

Her nerede yaşıyorsanız…

İstanbul, 19 Kasım 2005

Nazmiye Halvaşi’nin ‘Anı Defteri’ndeki diğer yazılarını okumak için tıklayınız ! 

 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s