Toplum mu siyaseti; siyaset mi toplumu biçimlendiriyor ?

Standard

İki ülke, iki toplum ve iki partim !

Resimleri büyük boyutta görmek için – yüksek çözünürlük  – üzerlerini tıklamanız yeterlidir !


©Nazmiye Halvaşi

Hayat bazen “şanssızlık” içinde “şans” sunar insana… İlginiz, çabanız varsa eğer !


İsveç’i ve İsveç toplumunu tanımak ve bir parçası olmak benim için işte böyle bir şey. Birbirine bu kadar zıt iki ülke insanı olmak, kac kisiyi benim gibi etkiliyor, bilemiyorum. Düşünen, kıyaslayan ve sürekli sorgulayansanız, çok şey kazanıyorsunuz kişisel gelişiminiz açısından.


Bugün yine bu iki ülke arasında gidip geleceğim. Sürükleyeceğim siz okurlarımı da peşim sıra…


Bu çelişkiler içinde !



CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun 26 Şubat’ta olağanüstü Kurultayı toplayacağına dair açıklamasını izliyorum tv’den. Bir süredir Kurultaya gidilmesi için imza toplayanlar, Tüzük Değşikliği istiyorlar (mış) !


Tüzük bahane, Genel Başkan seçimi şahane!’ diyenler…


Bırakın da işimizi yapalım!’ diye homurdananlar…


Bizim CHP’ye bir şey yapmamıza gerek yok ki; onlar zaten birbirlerine yetiyorlar!’ diye sevinenler…


Aralarından sıyrılıp, daha net görebilme çabasıyla bakarken, kafama ‘Bu tüzüğü yapanlar niçin olağanüstü kurultay toplanmasını ve tüzük değişikliğinin onaylanması için diretiyorlar?’ sorusu takılıyor ! Cevap verebilmede zorlanıyorum. Aynı gün okuduğum, dinlediğim İsveç haberlerinin etkisiyle kapıldığım keyif duygularını bastırmak zorunda kalıyorum.


İnternet üzerinden gazete ve televizyonlara bakıyorum. İsveç gazeteleri (S) Sosyaldemokrat İşçi Partisi’nin istifa eden genel başkanından sonraki dönem üzerine eleştirilerle  dolu. Bir resim çarpıyor gözüme; İsveç ve Türkiye’nin farklı siyaset anlayışlarını gözler önüne seriyor ! Üçü kadın, beş genç insanın resmi. Genel Başkanlık için adları geçenler… Genç kadın ve erkeklerin, dünyanın başka bir yerinde zirveye tırmanları son derece doğal kabul ediliyor artık. Bizde ise, belleğimizin “hayaller”e ayrılan bölümünde kalmaya devam eden bir resim !


Gelişmiş ülke olmak !


Bu soyut kavramı somuta nasıl dönüştürebilirsiniz ?


Kim az, kim çok gelişmiştir ?


Gelişmişliğin ölçüsünü, bireylere düşen paya bakarak, sadece GSMH’de mi (Gayri Safi Milli Hasıla) aramamız gerekiyor ?


Yoksa âdeta göklere tırmanan o görkemli yapıların çokca olduğu kentlerin bulunduğu ülkeler mi gelişmiştir ?


Yurttaşlarının ne gelecek kaygısı yaşadığı, ne de hastahane kapılarındaki kuyruklarda beklediği, acil serviste kendisine sıranın gelmesini beklerken ölüverdiği ve bu durumun da doğal sayıldığı ülkeler mi?


Veya; yüreğinde kıpır kıpır eden sevdaya kendini kaptıran, âşka akan gönlünün sesini dinleyen genç kızların “namus cinayeti”ne kurban edildikleri, kadınların birey sayılmadıkları ülkeler midir, gelişmişler ?


Ya da; okumak isteyen her çocuğun, istediği kadar eğitimine parasız olanak sağlayan ülkeler mi ?


Sokaklarda başıboş hayvanların dolaşmadığı, seyahat özgürlüğünün sınırlandırılmadığı ülkeler mi ?


Bu örnekleri daha da uzatmak o kadar kolay ve mümkün ki !


Kanımca, gelişmiş ülke, toplumu bilinçlenmiş, soru sormasını bilen, cevabını alana kadar sorgulayanların ekseriyeti oluşturduğu devletlerdir.


Çok mu basit kaçtı bu yanıtım !


Oysa, gerçekten temel sorun toplumun davranışıyla bağlantılıdır ! Bu açıdan bakarsanız, etkilerini farkedecek ve beni daha kolayca anlayabileceksiniz.


Evet, CHP olağanüstü Kurultaya gidiyor. Tüzük değişikliği yapacak.


Tabi ki CHP daha fazla demokratikleşsin diye çırpınıyoruz !


Antidemokratik tüzüğü kim yapmıştı ?


Niçin, hangi amaç ve çıkarlar doğrultusunda yapmıştı ?


Niçin şimdi değiştirilmek isteniyor ?


Arzuladığımız gibi bir tüzük mü olacak ?


Belirlenecek hedefler tutacak mı?


Stratejiler… Taktikler… Bilek güreşleri…


Oysa, bizler artık yorulduk !


Stefan Löfven, İsveç Sosyaldemokrat İşçi Partisi’nin (S) yeni Genel Başkanı seçildi. Partiyi kamuoyu önünde yıpratmamak için de, kapalı kapılar ardında seçimini yaptı. Bu gösterilen özen takdire değmez mi yoksa !


Çeşitli aday isimler üzerinde düşünüldü, öneriler yapıldı. Zamanı, sağlığı, durumu uygun olmayanlar kendilerine yapılan öneriden gururlandıklarını, çocuklarının hep anacakları şekilde muhafaza edeceklerini ifade edip, kibarca red ettiler ama teşekkür ederek.



Sonunda herkesin uzlaştığı kişinin, boşalan koltuğa oturması kararlaştırıldı. Kurultaya gitmeye gerek duyulmaksızın, üstelik…


İyi de, aynı siyasî görüşteki partilerin ülkelerine göre farklı davranış biçimleri sergilemelerinin gerekçesi nedir ?


Toplumlar mı !


Kanımca ‘evet’… Bir toplum, sistemi ve kişileri sorguladığı sürece, partilerin ve siyasetçilerin davranışları da farklılaşıyor. Çünkü toplum önünde sorumlu davranmak zorunda hissediyorlar kendilerini… En küçük bir hatayı bile kabullenmeyen, acımasız eleştiren, tepkisini gösteren, hesabını soran ve seçtiği siyasetçileri yakından izleyenler toplumunda, rant dağıtarak siyaset yapmak imkânsız hâle geliyor. Siyasi partiler ve dolayısıyla siyasetçiler, sadece ülkenin çıkarları için çalışanlara dönüşüyorlar. Oy veren seçmenin rant değil, hizmet beklediğinin bilincine varıyorlar. Seçmenin beklentilerine yanıt veremeyen, seçim kaybeden veya iktidar olup da karşılayamayanları bir sonraki seçimde değiştirme gücüne sahip olması, siyasetçilerin kafaları üzerinde Demokles’in kılıcı gibi dimdik duruyor ! Partiler liderlerinin kimliği ile değil toplumun beklentilerini karşılayacak politikaları ile başarı kazanıyorlar veya tersi durumda başarısızlık uçurumuna sürükleniyorlar ! Programları, ilkeleri, icraatleri ile seçmenden onay alıyorlar.


Türkiye’deki sistem ise oldukça farklı. “Lider ve kadrosu” önemli. Rant kavramı toplumda sadece maddi değeri ifade etmiyor. Siyasî rant kişiye özgüven duygusu aşılıyor. Parti içinde veya ülkede iktidar olmak, kişiler açısından çok önemli. Parti içi eleştiriler, bireysel davranışlara bakılarak yapılıyor. Kişi, partide güçlü görmüyorsa kendisini, partisinin başarısı için çaba göstermiyor. ‘Ben yoksam, partim olmuş neye yarar!’ saplantısı ile hareket ediyor. Yönetimden uzaklaşanların üzerine; siyasî rantı çevresi ile paylaşamadığından dolayı âdeta küçülme ve yok olma korkusu siniyor. İşte bu durum, toplumsal davranışımızın siyasetçi üzerinde yaptığı olumsuzlukları tetiklemede rol oynamasıdır ! Üstelik tek bir partinin değil, bütün siyasî, sosyal, baskı grupları vd kuruluşların sorununa dönüşmektedir bu…


Sormayan, sorgulamayan, hesap verilmesini istemeyen bireylerden oluşan toplumlar ile üzerinde yaşadıkları ülkelere nasıl “Gelişmiş” diyebiliriz ki ?


Peki bu sistemi değiştirebilmek için ne yapmamız gerekiyor ?


Akıntıya ve dalgalara karşı yüzmeyi öğrenmek !


Başkalarını eleştirmeden önce kendi evimizin önünü süpürmek !


Yoksa, kendimizi başka ülkelerle kıyaslamaya kalkışıp, onların refah düzeylerine bakarak iç çekmenin, ezikliğimizi olur olmaz sloganlar atarak, söylemlerde bulunarak gidermeye çalışmanın hiçbir yararı bulunmamaktadır !


İki ülke, iki toplum ve iki partide yaşadığım çelişkiler, bu çelişkilerin tetiklediği düşünsel zenginlik, görülmeyenleri görebilme yetisi, sorunlara veya çözüm yollarına kimi vakit dışarıdan ama geniş bir pencereden bakabilme olanağı… İşte, şanssızlıklar içinde kendime yarattığım şanstır, bütün bunlar !


İsveçli Genel Başkanım Stefan Lövfen seçildikten sonraki ilk konuşmasında feminist olduğunu açıkladı ve kadın-erkek eşitliği üzerine vurgu yaptı. Yaşamın her alanında varlık gösteren kadın isveçlilerin eksik olan kimi haklarının verilmesi için mücadele edeceğini söyledi. Kadınların, erkeklerle her alanda eşit düzeydeki bireyler olabilmelerini sağlama vaadinde bulundu. Doğalı da bu değil mi?


Kendisini dinlerken bir yanım mutlu; diğer yanım ise düşünceliydi.



İsveçli kadın daha fazlasını hakkettiğini söyleyip, siyasetçileri daha fazla hak ve özgürlük sağlama konusunda iteleyebiliyorsa; Türkiye’min de, kadınların eşitlik mücadelesinde yeni şeyler söylemesi ve yapabilmesi gerekmiyor mu, herkese düşen bir görev olmuyor mu !


Bu tür kıyaslamalar bana sadece Türkiye’deki olumsuzlukları veya iyi yanları daha da görünebilir kılıyor. Oysa, Mustafa Kemâl’in kadınlara sağladığı hak ve özgürlükler gelişmişlik düzeyi yüksek başka ülkelerde bile yoktu, o yıllarda ! O’nun sonrasında yıllar boyunca “modernleşme” söylemleriyle büyüdük ama, Cumhuriyet’in ilk yıllarında edindiğimiz hak ve özgürlüklerden de uzaklaştık, uzaklaştırıldık !



Farklılıklarımızın, zenginliğimiz olduğu bilincine yeniden kavuşmak ve bu zenginliğimizi kadını ve erkeğiyle yaşamın her alanında bireyleşerek yaşamak, Mustafa Kemal Atatürk’ün belirlediği ve süreklilik kazandırılmasını istediği çağdaşlaşma hedefine ulaşmak ve gelişmişlik düzeyini yükseltmek için mücadele vermek zorunda değil miyiz !


Mutlu olun, mutlu kalın.


Her nerede yaşıyorsanız…


29 Ocak 2012

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s