“Bir nehir; içine akıtıyor gözyaşlarını, unutma ! bu onun gelecek kuşaklara vedasıdır !”

Standard

Çoruh ölüyor, öldürülüyor taksit..taksit…

Yüksek çözünürlük için resimlerin üzerini tıklayınız !

©Nazmiye Halvaşi

Yıl 1995 sanıyorum. Belki de 96 mı !

Karadeniz’in virajlarını tüketmiştik. Yeni aldığım bordo renkteki Mazda ile ilk uzun seyahatimizdi.

Mevsim, bahardan yaza dönmek üzere… Hava güzel, doğa yeşilin her tonu ile âdeta renklendirilmiş, muhteşem bir tablo gibi dikiliyor karşımızda .


Ve, biz çok mutluyduk.

Sarp Kapısı’ndan geçip, süzülmeye başladık Batum’a doğru… Bizleri, Sarp Kapısı’nda karşılayan Acara Bölgesi  Bayındır Bakanı Şoşo Halvaşi’nin otosu önde, biz peşinde ilerliyoruz.

Yıllar yılı bizlere « sır » olan bu ülkede…

Direksiyonu rahmetli eşim Yalçın’a bırakıp, sadece seyretmek istiyorum. Gördüklerimi beynime kazımak ve ileride kaydettiklerimi tekrar tekrar izlemek istercesine.

Bir film gibicesine…

Sesler kulağıma tanıdık geliyor. Belki şive farklı, ama Macahel ’de, Maradit ’te duyduklarımla aynı gibi.

Gürcüce…

Köprüye yaklaşırken duyduğum şaşkınlığı ve yaşadığım düş kırıklığını hiç unutmadım. Durmak istiyorum ve duruyoruz. Çok geniş bir yatağı var akan nehrin. Hafif bir eğimle Karadeniz’e kavuşmak için akıyor sanki.

Çoruh…

Belki de inadına buluşmamak için direniyor ! Öyle sakin, öyle yavaş ve öylesine uysal ki !

Ülkeler arasında hudutlar var, çizilmiş ama görünmez. İyi de ya doğanın sınırları ?

Çoruh, Bayburt’ta doğup, Artvin’i bir bıçak gibi yarıp geçer ve gelir Batum’a.

Karadeniz ile buluşmak için…

Çoruh’u size nasıl anlatayım ki ! Dağarcığımdaki sözcükler yeter mi acaba anlatmaya ! Veya, yazacak yeteneğim var mı, gerçek tabloyu sizlere yansıtabilmeye ?

Emin değilim !

Deneyeceğim…

Deriner Barajı su tutmaya başladı. ‘Olmaz’ dediğimiz oldu ve baraj tamamlandı.
Dağlarını yarıp, parça parça ettiler. Yerkürenin bu çok özel mikro klima vadisini, enerji uğruna yok ediyorlar. Tarihi bizim olan ne varsa düne kadar, herşeyi yok ederek yükselmeye başladı Çoruh, vadinin yamaçlarında… Hemşehrim sevgili Tekin Üstündağ,  her geçen gün bir başka resim yayınlıyor facebook sayfasında.

İçimizi burkan…

Ruhumuzun derinliklerine kadar acıtan, bıçak gibi yaran resimler…

Çoruh’un, taksit..taksit öldüğünü gösteriyor, gün gün, saat saat !

O gün, köprüde durmuş, arabamızdan inip, korkuluğa dayanarak uzun uzun bakmıştım.

Bir gelişine, bir de gidişine…

Bu benim tanıdığım Çoruh değildi. Şaşkındım. O ki, hırçın akardı, korkardık haşmetinden. O ki, baharda daha da artırırdı şiddetini. O Çoruh ki, üzerinde kurulu demir köprüyü çılgın suları ile aşar, (60’lı yıllarda) ve hapsederdi bizleri Artvin’e… Şehre giremez, çıkamaz olmuştuk. Onu görmeye gittiğimizde, niçin böylesine coşuyor diye sorardım kendime, çünkü coşkumuzun kaynağı Çoruh’tu biz Artvinliler için…

Uzun köprünün üzerinde, korkuluklara âdeta yapışmış gibi bakıyorum.

Çoruh’a…

Akmamak için direniyor sanki. Huysuz, yaramaz bir çocuğun gitmemek için ayakları üzerinde tüm gücüyle direnmesi gibi… Maradit’i geçmiş, artık Türkiye’de akmadığını farketmiş olmalı ki, sus pus oluvermişti.

Bize geçmişte verdiği o coşkuyu acaba sadece kendisine saklamak için mi pusmuştu. Yoksa benim gibi onun da mı yüreği yanıyordu, bilemem ki ! Yayılmış ovaya, bizden koparıp getirdiği ne varsa, terkede terkede ilerliyor, usul usul…

Duyduğum o acıyı, derin düş kırıklığını bugün bile anımsarım. Bir nehrin, bir kent için, o kentte yaşayanlar açısından taşıdığı önem ve anlamı, o gün köprü üzerinde, sabitleşmiş bakışlarımla derinliğine düşünüyordum !

Bizlerin yöresel folklor oyunlarından biri de ‘Çoşkun Çoruh’  adını taşır.

Ama…

Bu gördüğüm, o Çoşkun Çoruh değil ki !

Durgun Çoruh ’tu…

Yerinde âdeta yeller esiyor. Sadece bize özel akıyor, öyle güçlü, kendinden emin, kararlı ve sert haliyle.

Resimde Çoruh vadisinde yüzyıllardır duran küçük bir yapı gözüküyor. Kilise değil sanıyorum. Sarnıç belki de…
Yükselen sular yaklaşıyor, onu da yutup gidecek bir kaç güne kadar. Çevresinde artık daha ne varsa, hepsini sürükleyip götürerek !

Bir başka resimde, artık gömülmeye yüz tutan asma köprü. Nesiller boyunca üzerinden gelip, geçtiğimiz anılarla dolu köprü. Zeytin ağaçları yok artık. Çok şaşırtıcı değil mi ! Akdeniz ikliminden kopup gelmişler sanki. O mikro klima alana yerleşmişler, zeytin ağaçları. Üzüm bağları da vardı. Arazinin kıt olduğu yıllarda, bu bölgenin insanı, taşı taşın üzerine koyup, ördüğü duvarların arkasını da verimli toprakla doldurmuş ve dünyanın en nadide zeytinlerini, üzümlerini, domateslerini yetiştirmişti. Bir daha asla bulamayacağımız, tadamıyacağımız o lezzetleri.

Vicdansızca söküp attığımızdan köklerini…

Hurma ağaçları, kiraz ağaçları ile beraber…

Arabamıza dönüp, koltuğa kendimi bırakıverdiğimde, tüm coşkumu yitirmişdim. Çoruh’la varolan coşkumuz, sanki onunla ve peşinden sürükledikleri ile silinip gitmişti. Giderken de, yaban ellerinde neden sahipsiz, kimsesiz bırakıldığını, niçin suskunluğun cenderesine kendisini kaptırdığını anlatmıştı bana.

O sessiz, coşkusuz ve mazlum akışıyla…

Yıllarca anlattım hissettiklerimi. Benzer duygularla yaşayanları dinledim. Bir çok nehir üzerinden geçtim. Arabamla, trenle, otobüsle uçarcasına… Nehirlerin üzerimde yarattığı muhteşem duyguların kaynağı Çoruh’tu çünkü ve ben bir Çoruh kökenli insandım !

Her nehri onunla kıyasladım. Daha mı kısa, yoksa uzun mu, debisi yüksek mi, düşük mü ? Yeni bir nehir ile tanıştığımda, Çoruh’a olan özlemim daha da artar. Ona dönmek isterim, bir sevgili gibi. Ondan uzaklaştıkça, bir nehrin insan, yaşadığı yöre üzerindeki etkisi, değeri, güzellikleri daha fazla farkediliyor.

Üzerinde rafting  yaptılar, balıklar tuttu insanımız. ‘Çoruh’u yüzerek karşı yakaya geçtim’ diyebilmek en büyük övüncümüz veya yapmamış olsak da övünmek için attığımız palavraydı. Çoruh’suz  sohbetler yok gibiydi. Kimi vakit bizlere acı haberler ulaştırsa da. Çoruh’a düşen, kurtulamaz baharda… Ne zaman ki Maradit’i geçer ve sakinleşerek akmaya başlar, bizlerden götürdüklerini, cansız bedenleri bırakıverirdi. Karşı yakadan haber beklenirdi. Acı da olsa… Kimi vakit de habersiz çekip giderdi. O canını aldıklarını, kendi malı gibi saklamak istercesine…

Korkardık. Sayardık Çoruh’u. Şakası olmadığını bilirdik. Ama yine de severdik. Hep sevdik. Çok ama çok…

Bizleri biz yapan Çoruh’un önem ve anlamını algıladığımızda çok geçti, onu kaybetmeye başladığımızı farkettik. Çünkü onu, bizden koparıp almaya karar vermişlerdi. Tüm tepkilerimize, direnmelerimize karşın, Çoruh’a gem vurdular.

Azgın bir boğaya arenada aynı anda saldıran matadorlar gibi kuşattılar onu, her tarafından. Acımasızca…

Kendilerine muhalif olanları susturdukları gibi, sindirdiler.
Sevgilisine, çocuklarına hasret, demir parmaklıklar ardındaki bir mahkum gibi… Akıp gidemediği Karadeniz’i uzaklaştırdılar ondan. Şimdi hoyrat « gardiyanlar »ını kızdırmamak için biriktiriyor suyunu…İçine acılarımızı da katarak !

Karadeniz’i geride bırakıp, Hopa Dağı’nın kıvrımlarını aştıktan sonra Borçka’ ya ilerliyorum.
Borçka’yı tam terkedecektim ki, karşıma dikiliveren dev barajın gövdesi
ile irkiliyorum. Çoruh’la randevuyu kaçırmanın, âdeta hasretle beklediğim bir sevgiliye kavuşamamanın burukluğu siniyor üzerime. O suskun ise, ben daha da suskunlaşıyor, içime kapanıyorum. Sevinç, yerini bir anda küskünlüğe bırakıveriyor. Artvin’i geçip Deriner Barajı inşaatına tepeden bakınca  midemi deşen yumruk daha fazla acıtıyor. İnsanoğlunun vahşeti karşısında, bugün acizlik içindeki doğanın, bir gün intikamını almak için geri döneceğini düşünüyor ve buz kesiyorum. Gözlerim sadece Çoruh’u arıyor.
Göremiyorum ki ! O koca nehir yok olmuş gitmiş.
İnşaat süresince dağı oyarak açtıkları yeni yolundan geçip gidermiş bilinmezliklere doğru. Yıl 2007…

Ve bugün 2012 yılındayız. Çoruh’tan geriye kalan fazla bir şey yok. Varsa da yok etme zamanı gelmiş, çatmış.
Çoruh’u besleyen kılcal damarlarını, derelerini yok ediyorlar. HES’ler sayesinde birileri zenginliklerine, daha fazla zenginlik katsın diye !

Tek şansı, tek özelliği doğası olan ve geleceğini « Doğa Turizm »e bağlayan benim güzel Artvin’imden geriye bir şey bırakmadan, haritadan silmeye hazırlanıyorlar. Tepesinde, Kafkasör altın madeni  yeniden faaliyete geçirilmesini bekliyor. Madeni alamayanlar üzgün !

Deriner Barajı su tutmaya başladı. Plastik « Marina »sı bile hazır. Alın teknenizi hemen gelin.

Türkiye’nin en büyük Atatürk Heykeli Artvin’in karşı yamacında yapıldı. Sevgili Sıtkı Kahvecioğlu  bu heykeli yaptırırken, O’nu hergün, her saat görüp sorumluluklarımızı anımsatmak amacı mı gütmüştü ! Çoruh’a sahip çıkamayışımızı, bir tokat gibi mi vuracak yüzümüze hergün ?

Bildiğim tek şey var ; o da Çoruh’un artık kendi vatanında, doğduğu topraklarda da, sessiz, ürkek, korkak, sindirilmiş ve mazlum mazlum akacağıdır. Onunla birlikte, eskiden Çoruh ile çoşan bizler de sindirilmiş, gem vurulmuş mu oluyoruz acaba ? Torunlarımıza nasıl hesap verebileceğimizi bir bileniniz var mı ?

Herşeye karşın mutlu olun, mutlu kalın.

Her nerede yaşıyorsanız.

Ama…

Asla sessiz kalmayın !

İyi Pazarlar. Yeni hafta sağlık ve mutlulukla gelsin.

8 Nisan 2012

One response »

  1. Ne kadar güzel ifade etmişsiniz duygularınizi
    Baba tarafından Artvin liyim😊
    Okurken ağladım Çoruh için ….
    Saygılar

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s