Daha çok kadın yürüsün özgürlüğümün simgesi palmiyeli yollarda…

Standard


Dünya biliyor ki, unutmayın kürtaj hakkı, kadının insan hakkıdır, yaşam hakkıdır !

 
Kürtaj, kadının insanlık ve yaşam hakkıdır, başbakan ! Susturulmuş, sindirilmiş ve herşeyden korkan bir toplumun, bıçak kemiğe dayandığı an patlaması, sadece seni değil, bütün Türkiye’yi yakar ! Bugün bile bilincindeyim, milyonlarca evde, kapı aralıklarından bakan, suskun, kızlar ve kadınlar var. O kapıları ardına kadar açıp, o kadınları « insan » içine çıkartabilmeyi, onların da benim gibi « özgürlüğümün » simgesi palmiyeli yollarda yürüyebilmelerine yardımcı olmak istiyorum.

©Nazmiye Halvaşi

Uçak Dalaman Havalimanı’na yaklaşırken, yüksek dağların tepelerindeki karlar yerini, Akdeniz’in yeşiline ve daha sonra da mavi sularına bıraktı. Dünyanın bu en güzel coğrafyasının ‘anavatanım’ olmasını duyumsadım ve bir kez daha perçinledim !

Terminalden dışarı attığım ilk adımla, o bildiğimiz sıcak hava sarmaladı beni, yeniden… Ve karşımda beni ‘hoşgeldin’ diye selamlayan palmiyeler… Sizler için ne ifade eder palmiyeler bilemem ama bana hep « özgürlük » simgesi olmuş, ve gittiğim her yerde o duyguyu yaşatmıştır.

Çelişkili bir manşet, elimdeki gazetede… Başbakan Erdoğan, partisinin İstanbul Kongresi’nde coşmuş, gövde gösterisi yapmış ! Resimde, özel bir yoldan kürsüye ilerliyor başbakan ve binlerce partili de uzaktan el sallıyor…

Önceleri, halkına dokunarak kongre salonlarına giren başbakan, nedense şimdi « ayrıcalıklı » bir yolu seçiyor !

Toplumu artık istediği seviyeye getirdiği, hamur gibi yoğurup yeniden şekillendirdiğinden dolayı mı acaba, bu kadar rahat ve umursamazlıkla ilerliyor ? Öyle ya, hergün yepyeni bir gündemle, « tek yönlü » düşünmeye kilitlediği toplum, evet veya hayır deme noktasından ileriye gidemiyor ki !

Bu durumun çok tehlikeli bir nokta olduğunun farkında mı acaba millet dediğimiz unsur ?

Sanmıyorum !

Benim için « özgürlük » simgesi sağlı sollu dizilmiş palmiyeler arasından geçip giderken, kendimi bir an için, « VİP » hissediyorum. Hani, önemli ziyaretlerde, askerler veya ellerinde bayrak ve çiçeklerle kaldırımlardaki yerlerini alır ya insanlar, işte tıpkı onun gibi…

İstikamet önce Marmaris, ardından da Datça…

Direksiyondaki arkadaşımla son günlerde hızla değişen ülke gündemini tartışıyoruz. Coğrafyanın güzelliklerini örter şekildeki çirkinlikte ve de kara bulutlar gibi çöken gündemler…

Nazım Hikmet’in ; ‘Kurşun gibi ağır ağır, bağır..bağır..bağır..bağırıyorum, dediği gibi !

Çelişkili bir tablo olsa da, gündemi bir kenara itip, sadece ve sadece maviyi, yeşili, güneşin parıltısını, denizin berraklığını hissetmek istiyorum.

Ama mümkün mü ?

Kadına şiddetle mücadele edeceğiz derken, vaatler verilirken, Avrupa Sözleşmeleri imzanalıp, ilk ülke olma sıfatıyla işlerlik kazandırılırken ; bir de bakıyorum ki, başbakan dayatıyor !

Kürtaj ile…

3-5 çocuk fazla yapın, telkinleriyle…

Daha, Şırnak/Uludere’de, hava saldırısı sonucu katledilen 35 çocuğunu hesabını bile vermeden !

Her kürtaj, bir Uludere’dir diye haykırıyor…

Bu işte veya başbakanda bir terslik olmalı, diye düşünmüyor da değilim.

Neden mi ?

Çünkü, ülkemde şimdiye kadar kadını hedef alan fizikî, psikolojik ve ekonomik baskı ve şiddete sanki bir yenisi bizzat başbakan tarafından eklenmiş gibi algılıyorum sözlerini ! « Devlet Şiddeti » sanki alenen en yetkili ağızdan beyan ediliyor.

Hastahanenin yolladığı mektup, düzenli olarak kontrole davet eden bir çağrıydı. Hastalığı gecikmeli tedavi etmekten öteye, en iyi ve ucuz çıkış yolunun, hastalığı erkenden tespit etme ve gereken önleyici önlemleri almanın bilincindeki ülkelerin geleneksel uygulamasıydı bu…

Daha da ileriye gidersem, kadına verdiği değerin göstergesiydi ! Kadınların yaşlarına göre gereken muayeneleri yaptırıp, sağlıklarını yakından izlemek için gönderilen mektuplardan biriydi. Tüm İsveçli kadınlar gibi…

Dokuz çocuğunu da, her türlü hijiyen şartlarından yoksun, evinde, ahırında, tarlasında doğurduktan sonra, ‘bugün yaşayan dört çocuğum var’ diye gururlanan Anadolu kadını, acaba bilir mi yukarıda yazdıklarımın ne anlama geldiğini ?

Hele « kaderci » yetiştirilmiş, ölen ölür kalan çocuklar benimdir diyorsa… Çok doğurmaya bakar kırsalın kadını, zira doğurduklarından kaçta kaçının yaşayacağını bilemez ! Ülkesinin, uluslar arası örgütler listesinde, en fazla çocuk ve doğum sırasında ölen anne istatiklerinin önde geldiğinden de haberi yoktur. Ona göre doğaldır, yaşam adını verdikleri ömür sürecinde ! Ne kendisinin ne de kocasının aklına gelir devleti yönetenlere sormak :


– Evde, ahırda, tarlada, düğüne giderken kamyonda doğum yapmamı yasaklayan bir yasa var mı ? Yoksa yapamaz mısınız ?

Modern bir hastahanede, bembeyaz ve tertemiz çarşaflara gömülü yatarken, doğan bebeğini en iyi şekilde kundaklanmış biçimde kolları arasına almanın mutluluğunu tatmış, hemşirelerin bir dediğini eksik etmediği koşulları yaşamış acaba kaç kadın vardır yurdumda ?

Varlıklılardan söz etmediğimi anlamışsınızdır !

Balkonda, birbirinden lezzetli yemekleri tadarken, devam ediyoruz bu tür tartışmalara. Hafiften lokmalar boğazımızda düğümlenme işaretleri yollasalarda…

Aç, işsiz, eğitimsiz, öksüz veya yetim çocuklar…

Acaba nüfusumuzun kaçta kaçını oluşturuyorlar ?

Dağ başlarından « Yol » filmini anımsatırcasına, şehre ulaşmaya çalışırken, kanamalı doğum yapanlar ve doğum sırasında ölenler !

Yarı yoldan köylerine dönen, onbeşlik, yirmilik kızlara tanınmayan yaşam hakları !

Ama Datça’da kadın olmak başka, Şırnak’ta bambaşka bir duygu olmalı !

Aynı mantıkla…

Kadının hemen her yerde, farklı şekilde de olsa, şiddete maruz kaldığını adınız gibi biliyorsunuz. Sadece şiddetle sınırlı kalsa, iyi demiyeceğim ama öldürüldüklerini düşününce daha da zorlanıyorum. Çünkü, psikolojik şiddet kentlilerin, eğitimli kesimlerin belki de daha fazla tercih ettikleri bir yöntem olmalı. Yaşamdan elini eteğini çekmek yerine…

Veya ekonomik şiddet karşısında susmak !

Maria, İsveç’te yaşayan bir kadın. Her yıl düzenli biçimde kontrollerini yaptırıyor ve son derece de sağlıklı. Zorluk çekmeden bakabileceği kadar çocuk yapmış. En büyük hedefi, onları en iyi şekilde yetiştirmek, hayatın giderek zorlaşan koşullarına hazırlamak!

Meryem, bir Anadolu kadını. Çocuklarından hiçbirini hastahanede doğurmadığından, ne bu tür düzenli kontrollerden haberi var, ne de hamile kaldığını farkedince, bir doktora görünme, kine (ebe) eşliğinde doğuma hazırlama kurslarına gitme, ve ekografi çektirip, çocuğunun ilk resmini çerçeveletme olanaklarının bulunduğundan…

Hele, zorluklarla karşılaşmadan en iyi şekilde yetiştirebileceği sayıda çocuk yapmayı planlama şans ve olanağı bile yok, zira aile baskısı var, doğurmak onun başlıca görevlerinden biri ! Oysa, fasulyeyi ne zaman ıslatacağını da bilir, ne kadar süre ile pişirmesi gerektiğini de… Pirinci ıslatıp, pilav yapması da cabası ! Hem bunun için kalkıp da okula gitmesine bile gerek yok ki ! Hele köyünden dış dünyaya adım atması bile gerekmez. Belki de doğduğu evde ömrünü geçirir ve aynı evde ölür. Yoksul hayatını, çocuklarına miras bırakarak… Genç yaşında !

Anası ağıt yaksa da, dul kocası, cenaze için toplananlar arasına göz atar, yerini dolduracağı namzedi belirler.

Meryem’in insan hakkı mı?

Yaşama hakkı mı? Ne demek bunlar ! Düşüncesini, fikrini ifade etmek için kendisine söz hakkı bile verilmemiştir ki ! Sahip olması gerekenleri hiçbir zaman öğrenemeden ölür, Meryem’ler…

Ve öğrenmesini, temel hak ve özgürlüklere sahip kılınmasını gerçekleştirecek yasal tedbirler almakla görevli başbakanının ‘Meryem’ler çoğalsın…’ çağrısının, telkinlerinin ne anlama geldiğini bile düşünemez, sorgulayamaz, hemcinsleriyle çeşme başında buluştuklarında tartışamaz !

Bir yolu, yordamı olmalı, başka ülkelerin kadınlarına verilen haklar ile çağdaş olanaklardan o da nasibini alsın diye… Yoksulluk, cehalet, işsizlik, doğum sırasında veya sonrasında çocuğunu kaybetmek, veya ölmek Meryem’lerin « kaderi » olmamalı ! Bu istikamette inatla gitmeyi dayatanlar mahkûm edilmeli !

Koşulları değiştirinceye kadar…

Datça’da tatsız işlerle uğraşmak zorundaydım. Hani vardır ya, insanın yüreğini yakan, içinin derinliklerine kadar soğutan işler, işte onlardan ! Ama arkadaşlarım, dostlarım, süreci tersine çevirmek, unutturmak için her türlü hazırlığı yapmışlardı. Sileceği eline alıp, kara tahtayı tertemiz yapan öğretmen edâsıyla, biliyorlardı nasıl hareket edeceklerini !

Sıkıntıların üstesinden gelip, keyifli anları birlikte yaşamak, tatmak için…

Ne iç karartıcı, bıkkınlık getirici konuşmalar gündemimizdeydi, ne de insanı sıkıntıları yetmiyormuş gibi daha da depresyona sürükleyen tartışmalar…

‘Dostları olmalı kişinin, böylesine dost ve arkadaşları…’ diye içimdeki ses haykırıp durdu o içten ve güzelliklerle dolu sohbetler sırasında, gülen, hayatı kucaklayan, daha iyisini yapabilmeye, verebilmeye çabalayan dost ve arkadaşları…

İnsana, ‘ne kadar çok şanslıyım onları tanımakla…’ dedirten !

“Özgürlüğümün” simgesi palmiyelerin sağlı sollu dizildikleri dönüş yoluna adım atmadan önce, veda ederken yüreğim burkulsa da, onları sıkıca kucaklamak, karşılıksız sevgilerini duyumsamak için…

Uçak havalanırken, ‘dostları olmalı kadınların…’ diye mırıldanıp, durdum ! Kadın, kadınının her alandaki zorluklarının ağır yükünü hafifletircesine dostu olmalı. Milyonlarca kadının buna ihtiyaç duyduğunu adım gibi biliyorum. Ayrıca, milyonlarca kadının, özgürlüğü ve hak mücadelesi gücü için kapılarını aralamaları şart, diyorum içimden !

1999 Yerel Seçimler’de belediye başkan adayıyım ve hergün onlarca evde toplantılar yapıyor, büyük bir heyecan ve şevkle projelerimi anlatıyorum. Kadınlara daha fazla zaman ayırıyor, her birini dinliyor ve onlara, kadınlar için neler yapma amacımda olduğumu ayrıntısıyla açıklamaya çabalıyorum. Bir akşam, aynı çerçevede gittiğim bir gecekondu mahallesindeki evde bir de ne göreyip, tamamı erkek. Konuşacağımız odaya ilerlerken, bir kapının gıcırtısını duyuyor ve kafamı çevirip bakıyorum. Kapı aralığından sanki gizli bir toplantı yapılacakmış gibi bakan gözler görüyorum. Kadınların gözlerini… Çay servisi için bile yanımıza gelemeyen kadınlar… Oysa ben projelerimi, onlar için neler yapmayı plânladığımı anlatmak için oradayım. Beni dinlemekten mahrum kılınıyorlar !

Erkekler tarafından…

Onlarla konuşmayı bitirdikten sonra, aralanan kapıyı itip, kadınların odasına dalışımı asla unutamam. Sarmaş dolaş oluşumuzu da… Sanki yangından mal kaçıracaklarmış gibicesine bir çırpıda kendilerini anlatmalarının, hakkımda herşeyi bildiklerini, seçilmemim hâyâli ile günlerini geçirdiklerinin üzerimde yaptığı o derin duyguyu, mutluluğu asla…

Ne demişlerdi?

– Herşey bir yana sevgili Halvaşi, dayak yediğimizda, aç kaldığımızda en azından kapısını çalacağımız, derdimizi anlatacağım bir sen olacaksın ! Erkekler sana oy vermeyecekler, seninle pazarlık yapmak istiyorlardı, biliyoruz. Ama biz kadınlar sadece kendimiz için oyumuz sanadır !

Siyaset yaşamımın en önemli, duygusal, özgüven arttıran anlardan biridir o kadınlarla geçirdiğim dakikalar. Partimin baraj altında kaldığı, hiç şansımızın bulunmadığı ve de tanınmadığım bir seçim bölgesinde, başladığım yarışı en önlerde tamamlamış olabilmenin nedeniydi, gerçeği idi onlar! Nasıl oldu da bu kadar çok oy aldığımı ve az bir farkla belediye başkanlığını kaybettiğimi hâlâ kendilerine soranlar var mı bilmiyorum, ama sırrı budur.

Bugün bile bilincindeyim, milyonlarca evde, kapı aralıklarından bakan, suskun, kızlar ve kadınlar var. O kapıları ardına kadar açıp, o kadınları « insan » içine çıkartabilmeyi, onların da benim gibi « özgürlüğümün » simgesi palmiyeli yollarda yürüyebilmelerine yardımcı olmak istiyorum.

Kürtaj, kadının insanlık ve yaşam hakkıdır, başbakan ! Susturulmuş, sindirilmiş ve herşeyden korkan bir toplumun, bıçak kemiğe dayandığı an patlaması, sadece seni değil, bütün Türkiye’yi yakar !

Bugün (3 Haziran Pazar) kadınların kongresi var Çankaya’da…

Bu duygularla gidiyorum kongre salonuna ! Amacım ve hedefim ; siyaset ve kadın ilişkisinde, güç dengesini biraz daha fazla kadınlardan yana ağırlaştırmak.

İyi Pazarlar herkese, her nerede yaşıyorsanız…

Mutlu olun, mutlu kalın, kapalı kapılar arkasından veya aralıklarından bakmasın kadınlar, diye mücadele edenleri destekleyin. Yaşama, eğitilme, özgürce seçme ve seçilme, istediği kadar çocuk sahibi olma haklarına kavuşsunlar diye çırpınanlara, omuz verin.

Dilemiyorum, istiyorum sizlerden…

2 Haziran, 2012 /Ankara

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s