Çocukları anlayabilmek, büyüklerde takılıp kalmak…

Standard


Aslında tüm yanıtlar,  kongredeki o « suskunluk »ta gizliydi !


©Nazmiye Halvaşi

Neden çoğu zaman karşımızdakini anlamakta zorlanırız?!


Anlamak mı istemeyiz yoksa…


Anlamadıkça da derinleştiririz, varolan sorunları…


Görmezden gelerek başlarız. Anlamazlıktan, duymazlıktan geliriz. Önce katılaşmaya başlar, sonra kangrene dönüştürür ve kesip atmak zorunda kalırız, sonunda…


Bitirmiş, kurtulmuş mu oluruz böylece ?

Bitmez ki !


İçeride, bir yerlerde sürekli kanayan bir yaradır oysa…


Çözemediğin !


Tedavi edemediğin!


Aslında ne çözüme yaklaşırız ne de tedavi yollarını aramaya…


Belki de çözmek istememekteyiz. Çünkü, karşımızdakini anlamaya çabalamadan çözemeyeceğimizin farkındayız.


Peki, ne zaman karşımızdakini anlamaya başlarız ?


Çığlık çığlığa oyun oynayan çocukların yanına gidip, ‘yetti artık bunca gürültü yaptığınız, susun biraz…’ demek istedim. Kendilerine doğru ilerlediğimi farkedince, sustuklarını gördüm ve utandım ! Uyarımı yapamadım… Frenime basıp, ‘ne oynuyorsunuz?’ demekten öteye gidemedim. Heyecanla, oyunlarını anlatmaya ve yeniden seslerini yükseltmeye başladıklarında, beni gördükleri an asılan yüzleri yeniden canlanmış, yerini gülümsemeye bırakmıştı!


Bahçedeki banka oturup, onları izlemeye başladım.


Neden bu kadar hareketli ve coşkuluydular ?


Neden bağırarak oynamak zorundaydılar ?

Çünkü onlar çocuktular…


Üstelik, bütün günlerini apartman katında, balkonsuz bir dairede geçirmenin sıkıntısını atıyorlardı üzerlerinden. Yakınlarında ne top koşturacak bir spor tesisi, ne de bir park veya boş bir arsa vardı.


Onları anlamaya başladığımda, sesleri ilk baştaki gibi gürültülü gelmemeye başladı. Onlarla gülümsedim, hatta oyunlarına katıldım, utanmasam ben de bağırıp, koşuşturacaktım topun ardından.


Çocukları anlayarak, farkında olmaksızın yarattıklarını düşündüğüm sorunu çözmüştüm. Aslında sorun devam ediyordu. Başkaları açısından… Bu yüzden, sorunu tamamen ortadan kaldırmak gerekiyordu. Çözüm herkes için buydu ! Çocuklara bir oyun alanı açmaktı. Özgürce koşacakları, oynayacakları, çevredekileri « rahatsız » etmeyecekleri bir alan bulmak gerekiyordu.



Pazar günü AKP’nin kurultayını izlerken, salonu dolduranları görünce, o çocukları düşündüm. Salonu tıka basa dolduranları anlamaya çalıştım. Acaba çocukların sorununu ( ! ) kendi açımdan çözdüğüm gibi ; AKP’lileri de anlamaya çalışarak, içimde büyüyen isyanı da bastırabilir miydim, acaba ?


Denemedim de değil hani !


Emin olabilirsiniz…


İstanbul Kongrelerinde gözlemlediğim ve de bir anlam veremediğimi burada da yapıyorlardı. Genel Başkan ve eşine özel bir yol açmışlardı ! Kişiyi bu kadar ötekileştirmek, bana « PADİŞAHLIK » özentisi gibi geldi. Peşinden gidecekleri bir « GÜÇ » görmek isteyen bir anlayışın hüküm sürdüğünü düşündüm, gördüğüm salonda…


« O »nu daha güçlü görmek, her fırsatı geldiğinde göstermek, kanıtlamaya çalışmak isteyenlerin yaklaşımı ! Tam bir  « ORTA DOĞU »lu insan zihniyetinin tezahürü olarak geldi bana…


Belki de farkında değiller, bilinçli yapmıyorlar, diye de düşünmedim değil !


Kurultaylarını en başından sonuna kadar pür dikkat izledim. Kendimi tribünlerde oturan bir partili gibi görmeye zorladım. Delegenin kafasından neler geçebileceğini « tahayyül » etmeye çalıştım. Bu arada Genel Başkanın uzun konuşmasından mesajlar çıkarmaya çabaladım. Basın öylesine « koşullandırmıştı » ki beni, en azından konuşmasını dinleyip, AKP’yi anlayabilirdim belki de…


Oysa, aylık « İCRAATIN İÇİNDEN » konuşmasından hiç bir farkı yoktu. Kameranın arkasından  tribünlere, tribünlerdeki delegelere hitap ediyordu, sadece…  Yine de yeni bir şey bulabilir miyim diye kulaklarımı diktim, ama ne yazık ki bulamadım, çünkü yoktu ! Üstelik, ne istediğini bilemeyen bir lider görüntüsü ile karşılaştım. Ancak, ne istediğini bil(e)mese de, elde edebileceği ne varsa, « O »nun için olmalıydı, hizmetine sunulmalıydı !


Ya, Cumhurbaşkanı olacaktı ; ama bu tam veya yarı « BAŞKANLIK » sistemi içinde olmalıydı, ki « YÜRÜTME »den kopmaksızın « GÜÇ »lülüğünü sürdürebilsin ;


Ya da, ulusal veya uluslar arası bir görev… Sadece kendisinin oynayabileceği bir « BAŞROL ».


Salondakilere baktım, vermeye hazırdılar !


NİÇİN mi ?


İşte, bu sorunun yanıtını bulabildiğim an, AKP’lileri anlayamama sorunumu da belki çözmüş olacağım !


« » 2.5 saatlik « yorucu » ama içi boş konuşmasını bitirdi, kendisine ayrılan koltuğa yöneldi. Tekrar seçilememe gibi bir kaygıyı içinden bile geçirmeden…


O kadar emindi ki…


Sıra, kongreye katılan konukların konuşmalarına gelmişti. Farklı dillerden ve belki de dinlerden konuşmacılar arasında, ülkesinde idama mahkum edilen de vardı ; ülkemde teröre destek verdiği söyleneni de…


Bir anda ‘Türkiye seninle gurur duyuyor…’ tezahüratı başlayınca irkilmedim değil !


Başbakana, partilerinin liderine mi yönelikti bu tezahürat, yoksa kürsüdeki konuşmacıya mı ? Daha çok ikincisine olduğu kanaatı edindim.


Peki nasıl yani ?


Kimi vakit « düşman »lar listesine aldıkları bir kişiyle, Türkiye’yi temsil eden bir partinin delegeleri nasıl gurur duyabilirlerdi ki ?!


Yine de anlamaya çalıştım.


Çocukları anlamış ve kendi sorunumu çözmüştüm ya bir kere..!


İyi de niye büyükleri anlamakta zorlanıyordum ?


Peşin hükümlü de davranmıyorum üstelik…


Daha konuşacak o kadar çok kişi vardı ki, belki de anlayabilmeme yardımcı olurlar, kolaylaştırırlar diye düşündüm.


Salonda, seçim kazanma çabasıyla çırpınanları aradım.


Yoktu !


Tek adaylı bir yarış olduğundan dolayı mı acaba ?


Olabilir…


İyi de parti yönetimi için yarışacaklar neredeler ?


Seçilebilmek için delegeyi ikna edici konuşmalar yapmayacaklar mıydı ? Hatta, kimi uygulamaları, icraatı eleştirecekler bile çıkabilirdi içlerinden…


TV muhabiri sürekli röportaj yapıyor. Partinin ileri gelenlerini konuşturuyor. Dikiş makinesinde kendimce harikalar yaratmak için çalışırken, kimi vakit ekrana sırtım dönük olduğundan mı acaba ; konuşanların yüzünü göremiyordum ama hep aynı kişiymiş gibi bir yanılgıya kapılıp, elimdeki işi bırakıyor ve yeniden ekrana çeviriyordum gözlerimi.


Hayır, kişi farklı, ama söylem aynı ! Cümleler bile… İyi de bunlar koca koca adamlar, üstelik ülkemi yönetiyorlar, sanki « PAPAĞAN » gibi nasıl da hep aynı konuşuyorlar ? Elinde « kopya » çekecekleri notları da yok üstelik… Hani ezberlemeye çalışmış da, arada takıldığında çaktırmadan göz atacağı türden…


Bu insanlar, ülkemi savaşa bile sokmayı başaracak, göze alacak kadar « GÜÇLÜ »ler ama, nedense kopya çekmeye bile tenezzül edebilecek gibi görünüyorlar !


Bir elbise, bir bluz dikmeyi bitirdiğimde, Arapça konuşmalar da tamamlanmıştı. Kongrenin etkisi altında mı kaldım ki, bu kadar çabuk çalışabildim ? Üstelik, eski modellerini değiştirip, daha günün modasına uygun şekle dönüştürmek kolay iş değildi ! Kongre sayesinde olmalı, uzun zamandır giymediklerimi, giyilebilir yaptım. Zor olan model değiştirme işi birden kolaylaşıvermişti. Büyük keyif aldım.


Oysa, insanları değiştirmek ve anlamak da zor değil mi ? Kolay ve zevkli bir uğraşa dönüştürebilseydik bu işi, ne kadar da keyifli olacaktı. Peki ama « değiştirme » hakkımız var mıydı ? Yoksa, değiştirmek yerine « anlamayı » başarabilsek daha mı kolay olurdu ? Anlamaya başladığımız andan itibaren, belki de o kişi kendisini değiştirmek veya koşullara uygun dönüşüm sürecine girmek için çaba gösterirdi.


Aralarında, benim gibi düşünen kaç kişi vardı acaba ?


Kongreyi izlemeyi, tek bir konuşmayı atlamadan ekrandan seyretmeyi sürdürdüm. Karşımdaki ekseriyetin anladığı, ama benim algılamakta güçlük çektiğim bir şeyler vardı ! Çözmeme yardımcı olacakları umudunu beslemeyi kararlı şekilde sürdürdüm. « ANAHTAR » bir yerlerde gizliydi mutlaka ! Konuşmaların cümlelerinde değilse, Başbakanın « MANİFESTO »sunun satırlarında veya satırların arasında. Şeytan ayrıntıda gizlidir, dememişler boşuna ! Bulmak istiyordum. Anlamak istiyordum. Algılamak istiyordum. Başbakanın konuşmasında bulamadım. Satır aralarının daha da derinliklerine girdim, yine bulamadım anahtarı. Yoksa bende mi bir terslik vardı !


Salonda röportajlar devam ediyor. Konuşanlar büyük bir ihtimalle ( ! ) yeni yönetimin içinde yer alıp, almayacaklarını bilmeden konuşuyorlar ama o kadar rahatlar ki, sanki birileri listenin tiyosu vermiş. Belki de adaylığını bile koymadığı için sürpriz olmuştur. Aday olanlardan yönetim dışında kalacaklar ne düşünüyorlardı acaba ?


Bütün bunları sinema filmi gibi kafamdan geçirirken, aklıma KARADENİZLİ fıkrası geldi nedense !


Temel, canını almaya gelen Azrail ile pazarlığa oturur. Hayatım boyunca bir dileğimin gerçekleşmesini bekledim durdum. Olmadı… Olacağına dair söz ver ve ondan sonra da al canımı… der.


Azrailin üstesinden gelemeyeceği iş mi var, hemen ‘olur’ diye yanıtlar. Peki ne diliyorsun ?


Milli Piyangonun en büyük ikramiyesini kazanmak istiyorum. Bir bilet alayım, bana çıksın istiyorum. Sonra canım senindir…


Aradan aylar geçer, birgün Allah Azrail’i yanına çağırır ve sorar : günü dolmuş, eceli gelmiş de çatmış Temel’in canını almak için ne bu gecikme…


Azrail durumu anlatmak zorunda kalır ve yakınır : Yüce Tanrım piyangoyu onun biletine vurduracağım da, kahretsin Temel bilet almıyor ki !


İyi de hemen kel alaka diye sormayın ! Temel bilet almıyorsa, yönetime aday olma niyeti, başvurusu olmayan bir partili nasıl seçilebilir ki, diye düşünüyorum saf saf, da ondan…


Üstelik, seçimler bittiğinde yapılan röportajlardan, seçilenlerin o listelerde adlarının bulunduğunu bile bilmediklerini ( ! ) öğrenmiş oldum ! Ağzım açık kaldı, şaşkınlıktan… Anlama kabiliyetim daha da törpüleniyordu galiba ?
Oysa, giysi üzerine giysi çıkıyor dikiş makinesinden… Kolayca, büyük bir keyif duyarak elbiseler « çağdaşlaşıyor » ! Yepyeni bir gardroba kavuşuyorum. AKP sayesinde…


Ve de tek kuruş harcamaksızın !


İzlemeyenlerinize, şaka gibi gelebilir ama son derece ciddiyim, kimseeeeee konuşmadddddııııı… Hiç kimse !


Dolu dolu, demek istiyorum…


Dışarıdaki kalabalık aç kalmasın diye, bol miktarda kumanya dağıtıldığı gibi evde bekleyenler için de tedbiri elden bırakmayıp, beraberlerinde getirdikleri file veya poşetlerini de dolduranlar bile varmış.


Uzak kentlerden gelenler, erken ayrılmak zorunda kalmışlar. Son otobüsü kaçırmamak için olmalı ! Oysa iktidarın yerinde olsaydım, ya tren ya da uçak bileti de verirdim kumanyanın yanında. Önceden nereden geldiklerini sorduktan sonra elbette..


Bu arada oy verecekler dışındakiler de salonu terketmeye başladılar.


« Devir-teslim » işlem ve görevi ( ! )nin eksiksiz yerine getirileceği inancıyla !


Gözü arkada kalmadan !


Diyelim ki, AKP’liydim, delegeydim nasıl davranırdım acaba ?


Bir kere benim gibi kanı « delicesine » akan, lafını esirgemeyen birisini kesinlikle aralarına almazlardı ki; alsalardı bile, mevcut « ruh » beni sarmalamazdı iki…


Ruhsuz ve heyecansız bir kongre…


Ruhsuz ve heyecansız tribünler…


Tıpkı, batıdaki tv yarışmalarında, tribündekilerin nasıl hareket edeceklerini gösteren « orkestra şef »i gibi, davrananlar.


Sol elini kaldırdığında ayağa kalkıp, alkışlayacaklar !


Sağ elini kaldırdığında yine ayağa kalkıp, hurrraaaaa çekecekler !


Kaybeden için, huuuuuu…(bizdeki yuuuuuuuh….) çekip başparmaklarını aşağı doğru indirip, sallayacaklar.


Veya kazanan varsa, iki elin başparmakları bu kez havada, bravooooooo çekecekler !


« Güdümlü » de olsa salonda hem ruh hem de heyecanın kol gezdiği görülür !


En azından, el kol işaretleri ile tribünleri yöneten görünmese de, ekran başındaki bilmeyen için heyecan vericidir. Kaptırır gider kendini…


İstanbul’daki kongreleri daha heyecanlı geçmişti. O günden son kongreye kadar, köprünün altından epey su aktığı anlaşılıyor.


Anımsamaya çalıştım, o günlerde Suriye ile dost muyduk ?


İran ile ?


Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi, rejimine, kadınlara uygulanan baskıya karşı çıkan ben, İran ile dostluk ilişkilerini pekiştirme çabalarını alkışlıyor, gelen kadın turist sayısının artmasını « açılım » şeklinde yorumluyordum !


Şimdi ise, karşımda savaşa sürüklenen bir ülkenin, gelişmeleri görmelerine karşın, suskun kalan ve biat ettikleri liderlerinin ağzına bakan bir « tribün » topluluğu var.


Futbol maçlarında bile, tribündekiler daha özgürler. En azından « yönetim istifa » diye etrafı inletiyorlar !


Fanatik taraftar olmalarına karşın…


AKP kongresinde ise, seçilmenin bedeli ‘aslında savaş istemiyorum ama…’ diyip, aralarından olmayanlar salon dışına çıktıktan sonra, kızılderililer gibi ellerinde baltalar, savaş dansı yapmak olmalıydı !


Kongrenin sahne perdeleri indi, ışıkları söndü, bilgisayarımın başına oturdum, « anlayabildiklerimi » yazmak için…



Hiçbir şey anlamamıştım ki !


Kesin taraflı bir yazı olacaktı. Ertesi güne bıraktım.


Zam haberleri gelmeye başladığında, hâlâ tarafsızlığımı koruma çabasında, yazmayı erteliyordum.


İnatlaşmıştım ya bir kere ; karşımdakinin düşüncelerini, zihniyetini, Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri nasıl değerlendirdiğini anlayabilmek için…


Sokaktaki sade vatandaşın anlamasını istiyorlar, ben anlamadıktan sonra !


Neyi anlamak istiyorum ki ?


Ülkede kan gövdeyi götürüyor, iki taraf da birbirini samimiyetsizlikle suçluyor, iktidarın siciline baktığınızda, « acaba ? » sorusunu soruyor, terör örgütü sempatizanı ( ! ) diye mimlenmemek için susuyorsunuz. Daha doğrusu « vatan haini » olmaktan korkuyorsunuz.


Ama, albayrağa sarılmış, bantlarla « paketlenmiş » tabutlar camilerden kaldırılmaya devam ediyor.


Katliam bununla da sınırlı kalmıyor !


Dereler katlediliyor, doğa katlediliyor, hayvanlar katlediliyor, erkekler kadınları, kadınlar adalete inanmadıklarından olmalı, polis, savcı, hakim oluyor, erkeklerin kafalarını kesiyorlar, ve ben anlamaya çalışıyorum karşımdakini…


İnsanların onca ekonomik, psikolojik, toplumsal, mahalleli vd baskılar altında çıldırmak üzere oldukları bir ortamda, ben anlasam ne yazar anlamasam ne yazar !


Ekseriyetin şu veya bu « çıkar » karşılığında anladıkları ve anladıkları için de oy oranlarını artırdıkları bir sırada, anlamak için direniyorum, diretiyorum, dayatıyorum !


Çocukları anlıyorum, ama koca koca adamları anlamakta güçlük çekiyorum…


Suriye ile, İran ile, İsrail ile, Ermenistan ile, Kıbrıs ile « sıfır sorun »suzluktan, niçin « boğaz boğaza »  aşamasına geldiğimizi çıkaramıyorum.



Partimin, dış politikadan sorumlu bakanı hakkında gensoru açılmasını teklif etmesi gibi !


Aman Tanrım, azınlığı temsil edenler yoksa « show » mu yapıyorlar, bile bile lades mi diyorlar, meclisten geçmeyeceğinin, kabul edilmeyeceğinin bilinci ile vakit mi kaybediyorlar ?


« BARIŞ » içinde yaşayabilmek bir « ERDEM »dir. Kendisiyle barışık, komşusu ile barışık, toplumla barışık olabilmek için zengin olmak, sırtını « GÜÇLU »ye dayamak, « SİSTEM »in çarklarının bir dişi olmak mı gerekiyor yoksa ?!


Herşeye karşın, mutlu olmaya, mutlu kalmaya, barış içinde yaşamaya çabalayın.


İçi boş, nasıl doldurulacağı bilinmeyen bir dilek olsa da…


03.10.2012

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s